Yeni Yüzyıl Gazetesi, 22 MART 1998 PAZAR Denizleri satarken Okurlardan özür diliyorum, geçen hafta yayınlanan "Kara Göründü" başlıklı yazımdan ötürü. Zannediyordum ki üç yanımızı kuşatan denizlerde Samsun, Ankara, İskenderun ve Truva adlı gemilerimiz son dinazorlar gibi dolaşıyor. Saflığımdan, "Herşeyin satılabileceği" bir ülkede yaşadıımı unutmuşum. Bir gazete haberi, uyuduğum yerden uyandırdı beni: "Türkiye Denizcilik İşletmeleri, denizyolları filosunu özelleştiriyor. İskenderun, Truva, Samsun, Ankara, Bandırma, Yeşilada, Bozcaada ve Tekirdağ feribotları ile Karadeniz, Mavi Marmara, Avşa ve Ayvalık yolcu gemileri, blok satış yöntemiyle satılacak." Evet, tekliflerinizi 17 Nisan'a kadar bildirin lütfen! Ben dört gemiyle denizlerdeki kahramanlıktan sözederken 12 gemi yolcuymuş meğer! Uygarlığı arayanlar için su bir kültürdür, sanmıştım. Suyun çevresinde oluşan sanatın; edebiyatın, müzik, söylenceler, resim, heykel ve mimarinin bir ayrıcalığı var sanıyordum. Ve tüm bunları korumanın da devletin aslolan görevlerinden biri diye düşünüyordum. Tüm bunları pazara çıkarmanın diyeti, "iyileştirme" adını taşıyor ne yazık ki.... Denizlerini okşayan ulusların güneşi, hiçbir zaman kara giysilere büründürmez halkını. Bu bir varsayım değil. Ege'nin, Akdeniz'in giysilerinde beyaz egemendir. Bu nedenle düş kurmak, coşkuya katılmak kolaydır. Çok tanrılı düzende yaratılan mermer heykellerin giysilerinden arınması, güneşi bedenlerinde hissetmeleridir. Afrodit bu nedenle iki denizin tanrıçasıdır. Ege ve Akdeniz'de oturanlar yalnızca bir gölge ararlar o kadar. Üzüm salkımının mayhoşluğunda kurdukları yeme-içme, bir âyine dönüşmüş ise nedeni denizlerden gelen berekettir. Buğday kültüründen uzaklaşmış, üzüm kültürünün sonsuz olanaklarını yakalamış toplumların mutluluğu bundandır. Belki acı ama gerçek bir öykü: "Orta Asya'dan göçedenler suyun kıyısına vardılar. İki balık gördüler denizde. Birince "kılıç' birine 'kalkan' adını verdiler." 21. yüzyıla iki kala denizle çevrili bir ulusu yönetenlerin kılıç ve kalkan'a takıldıklarını sanıyorum. Havuz kenarında sırıtarak poz verenlerin, ürküttükleri tuzlu suya, planlı bir saldırı da denebilir. Öyleyse, asfalt yolda zor yürüyenlerin ne işi var bu büyük yarımadada? Ama onlar yönetip biz güdüldüğümüz sürece, yazgımız hiç değişmeyecek, denizler kuruyana değin!... Genç Cumhuriyet'in hız kazandırdığı, kişilik ve saygınlık oluşturduğu Denizyolları aslında bir eğitim kurumudur da; giysilerinden, kullandıkları gereçler ve simgelere uzanan büyük bir tasarım. Ama artık tüm bunların artıklarıyla yetiniyorlar son denizciler. Evet... Boğaziçinde olduğu gibi denizciliğimizi karaya çekenleri kutluyorum! Kara gerçekten göründü. GÜROL SÖZEN, Yeni Yüzyıl Gazetesi, 22/03/1998 |