|
|
 |
|
"Kılavuz
Kaptanların Anayurtlarına Dönüşü"
Lloyd's List
Gazetesi Başyazarı Michael Grey; 5 Temmuz 2004
günü köşesinde yukarıdaki başlık altında
İstanbul'daki IMPA Kongresi ve Türk Boğazları
ile ilgili düşüncelerini anlatan bir yazı yazdı.
Yazısında Türk Boğazları ile ilgili Türkiye'nin
güvenlik kaygılarını vurgularken; kılavuzluk ve
IMPA Kongresi ile ilgili izlenimlerini de
anlatıyor. |
Elbette
iki kıtayı birbirinden ayıran sihirli su
yolundan; denizcileri, klasik dönem
uzmanlarını, şairleri, kral ve
halifeleri bin yıllardan beri büyüleyen
Türk Boğazlarından söz ediyorum.
Geçen
hafta Boğaziçi kıyıları bir kez daha tüm
dünyanın ilgisini topladı. Kentteki
saraylardan birinde düzenlenen NATO
toplantısında, liderler bu örgütün
stratejik rolünü tartıştılar.
Dünya
liderlerinin toplantıları hep tehditkâr
kalabalıklar içinde cereyan eder. Olay,
heybetli güvenlik ekipleri ile çevrili
bir alanda, polis ve güvenlik
ordularının yaman medya safları ile boy
gösterdiği ve protestocuların kenarlarda
tempo tuttuğu görkemli bir ayine
dönüşür. Protestocular dünya
sorunlarının Başkan Bush’u kovmak ve
polislere bağırmakla halledilebileceğine
inanırlar.
Ancak, su
püskürtücüleri ile zırhlı personel
araçlarını ve sıkışık düzende oraya
buraya koşturan polis alaylarını
gördükten sonra, bu işlere bulaşacak
kadar çıldırmış olan bu protestocuları
belirli bir sempati ile izlediğimi
söylemeliyim.
Keşke
ortasından tarihin akıp gittiği bu
büyülü şehrin bu büyük topluluğu nasıl
hazmettiğini yazmak mümkün olsaydı. Ama
bu kalabalığın büyük bir kısmı aslında
etkili beton bariyerlerle engellenmişti.
Avrupa
yakasının açığında hatırı sayılır bir
NATO filocuğu hazır beklerken, gökte de
ürkütücü Black Hawk helikopterleri kol
geziyordu. Boğaz’daki gidiş gelişler ise
zararsız yük taşıyan yük gemileri
dışında tüm trafiğe kapatılmıştı.
Boğaz’ın
iki ucunda Marmara veya Karadeniz’e
geçmek üzere bekleyen sayısız tanker ve
gaz taşıyan geminin kaptanı bu gecikme
yüzünden saçlarını başlarını yolarak,
Boğaz’da süzülen dökme kuru yük ve
kereste gemilerini seyrediyorlardı.
Geçiş izni
verilen şanslı gemilerin işi de tekneler
arasında mekik dokuyan hızlı devriye
botları yüzünden zorlaşıyordu. Tahmini
varış saatleri büyük değişikliğe uğramış
olan ağır yüklü tankerler ise ancak
Çarşamba günü, Air Force One ile büyük
başları taşıyan daha alçakgönüllü
taşıtların İstanbul’u terk etmesinden
sonra hareket edebildiler ve Boğazı
yarıp geçerken burunlarından
soluyorlardı.
Karada
ise, polis dolu otobüsler dağılmıştı.
Taksim’e kurulan devasa portatif polis
merkezi yerinden sökülürken, yaşamın
tekrar normale dönmesiyle rahatlayan
şehir sakinleri derin birer nefes
alıyorlardı.
Bu arada,
Uluslararası Kılavuz Kaptanlar
Birliği'nin bir cadde ötede düzenlenmiş
olan önemli bir kongresine katılmak
üzere İstanbul’a gelen iki yüz delege,
zirve toplantısına rast gelmek
bahtsızlığına uğramışlardı.
İki yıl
boyunca kusursuz bir program oluşturmak
üzere deli gibi çalıştıktan sonra kongre
salonuna varmakta bile zorlanan Türk
kılavuz kaptanlarının şanssızlığı çok
kişiyi üzdü. Uluslararası etkinlikler
böyledir işte.
Ancak,
büyük ve muteber adamlar ile onların
maiyetindeki çeşitli NATO heyetleri
şehirden ayrıldıktan sonra, kılavuz
kaptanlar toplantısına bundan daha uygun
bir mahal bulunamazdı.
Uluslararası Denizcilik Örgütü Genel
Sekreteri ile Türk Kılavuz Kaptanlar
Derneği Başkanının da yaptığı gibi tarih
içinde geriye baktığımızda, kaptan
Typhys’in Altın Post peşinde koşan Yason
liderliğindeki Argonotlara kılavuzluk
ettiği ve dolayısıyla, dünyanın bilinen
ilk kılavuz kaptanlık olayına sahne olan
mekânın Boğazlar olduğunu anımsadık.
Diğer bir deyişle bu toplantı, kılavuz
kaptanlığın köklerinin bulunduğu yerde
yapılıyordu.
Ayrıca,
otelden biraz aşağıda yer alan bu hârika
deniz geçidini seyrederken, deniz
trafiği yönetiminde yaşanan tüm büyük
sorunların örneklerini izlemek de
mümkündü.
Buradan
geçen gemiler arasında kılavuz kaptan
alanların sayısı yarıdan az. Buradaki
yoğun trafik koşulları, zorlu akıntılar
ve Boğaz’ı birkaç dakika içinde sise
boğan öngörülemez hava değişiklikleri
düşünülecek olursa bu oldukça olağandışı
bir durum.
Kazancı
ambar parasını ödemeye bile zor yetecek
bir yükü almak üzere boş haldeyken
akıntıya karşı Trabzon’a doğru seyreden
küçük bir Levanten ticaret gemisi
sahibine belki hak verilebilir.
Ama
transit geçen gemilerin sadece %46’sı
kılavuz kaptan alıyorsa eğer, bu kimi
büyük gemilerin de IMO’nun tüm
tavsiyelerine rağmen Boğazı kılavuzsuz
geçtikleri anlamına gelir.
Kaldı ki, bu sular hiç de korkaklara
göre değil. İstanbul’daki yüksek bir
otelin en üst katından bakılınca bu mavi
sular akşam güneşi altında çok güzel
görünebilir. Ama deniz seviyesine
indiğinizde, Karadeniz suları kaya
duvarlarının arasından Boğaza döküldükçe
kaynayan akıntıyı görebilirsiniz.
Ağır yük taşıyan büyük tankerlerin
manevra yapmasını engelleyen dar
dönemeçleri, iki yaka arasındaki yoğun
trafiği ve seyir hızını ikiye katlayan
Karadeniz rüzgârlarını doğuran “serseri”
hava koşullarını ve tüm trafiğin derhal
durdurulmasına yol açan ve güçlü
lodostan kaynaklanan korku veren “Orkoz”
akıntılarını da unutmamak gerek.
Bütün
bunlara ek olarak, kibar bir deyişle
gençliği çok gerilerde kalmış gemileri,
karşılaşılan dil ve yeterlilik
sorunlarını, anlayış özürlüleri, karşı
tarafın yoldan çekileceğine ve dümen
çarkının sağlam kalacağına körü körüne
inanan kişileri de hatırlayalım.
Tüm bu
gerçekler ışığında, Türk halkının enerji
taşıyan bir atardamara dönüşmüş olan
İstanbul Boğazı çevresindeki bu muhteşem
antik şehrin akıbetinden korkması çok
doğal.
Bu
kongrenin ana teması ‘Yüksek Riskli
Deniz Alanları için Yüksek Kalitede
Kılavuzluk” ve insan buradaki tehlikenin
farkına varınca bu konunun ne denli
önemli olduğunu bir kez daha anlıyor.
İstanbul
Boğazı ile girişlerinin kontrol edildiği
yeni Gemi Trafik Hizmetleri Merkezi şık
olmanın yanı sıra, sakin ve serin bir
mekân. Trafiğin uygun aralıklarla ve en
elverişli bir hızda akmasını sağlayan
operatörler kulaklıklarına
mırıldandıkları direktiflerle
sorumlulukları altındaki bölgeleri
yönetiyorlar.
Kılavuz
kaptanlar kongresinde, öteden beri
süregelen bazı sorunlar tartışılmakta.
Kamu yararına kılavuz kaptanlık konusu
gündemden hiç düşmeyen bir madde ve iki
yıl önce Hamburg’da yapılan son
toplantıdan bu yana biriken bir çok
nokta görüşülüyor.
Ticari
cephede hiç bir yumuşama görülmüyor.
Kılavuz kaptanlığı tahıl silosu temini
veya yükleme hizmetleri gibi ticari bir
iş olarak gören çeşitli merci ve gemi
sahipleri kılavuzluk hizmetlerine
rekabeti getirmekte direniyorlar. Onlara
göre, kılavuzluk fiyatlarının düşmesi
için bu pazarın kalabalıklaşması
gerekiyor.
Kılavuz
kaptanlar ise amaçlarının güvenlik
olduğunu savunarak, ne fiyat rekabetini,
ne de fiyat kıran çeşitli operatörlerin
kâr peşinde koşan gemi sahiplerine daha
az sayıda römorkörle daha hızlı geçiş ve
benzeri vaatlerde bulunmalarını
istiyorlar.
Bütün
bunların dışında, yeni seyir
teknolojilerinin de göz önüne alınması
gerekiyor. Kılavuz kaptanlar bu konuda
duygusal tepkiler vermekle
suçlanıyorlar. Ben bu konuda onlara
haksızlık edildiği kanısındayım. Çünkü
tüm sektörde olduğu gibi, kılavuz
kaptanlık dalında da muazzam bir
verimlilik artışı görülüyor.
Rotterdam’lı bir kılavuz kaptanı elinde
marifetli bir elektronik kutu taşıyarak
helikopterle dev bir ham petrol
tankerine inerken veya çok büyük bir
konteyner gemisini sıvı çamurda
yürütürken veya ne önünde, ne de
arkasında neredeyse hiç boşluk olmayan
bir capesize gemisini gelgit sırasında
dört römorkörle döndürdüğünü görüp de
“tepkisel” olmakla suçlayamazsınız.
Ancak bu kaptanlar, herkesin işlerini
onlardan daha iyi bildiğini sanmasından
hoşlanmayan, bu konuda taviz vermeyen ve
bağımsızlıklarına düşkün kişiler.
Gemi
Trafik Hizmetlerinin kulelerinden
birinde oturmuş, limana girip çıkan
düzinelerle gemiye emir yağdıran bir
deniz trafik kontrolörünün varlığı çoğu
kişiye cazip gelse de, kılavuz kaptanlar
“uzaktan kumandalı” kılavuzluğu gözden
çıkarmışa benziyorlar.
Ben bir
gazeteci olduğumdan, oldukça geniş bir
hayal gücüne sahibim. Bu nedenle,
gözlerini ancak kibrit çöpleriyle açık
tutabilen yorgun bir gemi kaptanının
sonunda Morpheus’a yenik düşerek denetim
masasında sızışını ve kulenin
direktiflerini derin bir horultuyla
yanıtlayışını gözümde
canlandırabiliyorum.
Bu durumda
gemiye bir işaret mermisi fırlatmaktan
başka çare de göremiyorum.
Bir de,
Gemi Trafik Hizmetleri Merkezinin akıllı
operatörlerini, neredeyse hiç İngilizce
anlamayan bir Güney Çinli’ye sabırla
kılavuz kaptanın gemiye nereden
bineceğini ve merdivenin hangi yanda
olacağını anlatırken hayal ediyorum.
Gemidekiler sizi duyuyor olabilirler,
ama acaba ne dediğinizi anlıyorlar mı?
Yine en iyisi galiba gemiye çıkan usta
bir kaptan kılavuzun köprü ekibini güler
yüzle yönlendirmesi, dümeni ters yöne
çeviren dümenciyi görebilmesi ve gemi
kaptanıyla çarkçı başının makinelerin
tornistan yeteneği konusunda
yürüttükleri gizemli konuşmayı
izleyebilmesi. Buradaki deniz çevresi
yüksek risk taşıyor ve garantili
önlemlerden kurtulmanın yollarını aramak
yerine, tam aksine onları çoğaltmak
gerekiyor.
Çarşamba
günü denizin NATO filolarından
kurtulmasından sonra eski bir
arkadaşımla Boğaz kıyısında öğle yemeği
yerken, büyük tankerlerin birkaç mil
boyunca üstümüze doğru geldikten sonra,
ustalıkla sola dönerek gıcırdayan
masamızın sadece birkaç yüz yarda
açığından geçişlerini izledim. Nassia
tankerinin Shipbroker dökme yük
gemisiyle çarpışarak Boğaz’da çok sayıda
yaşam kaybı ve korkunç bir kirlenmeye
neden olmasından bu yana geçen on yıl
içinde çok yol alındı.
Böyle bir
ortamda işi şansa bırakmaktan kesinlikle
kaçınmak gerekir ve aklı başında her
insan gerekli manevraların gemiye binen
bir kılavuz kaptan tarafından
yürütülmesini temin eder. Bunun hâlâ
gerçekleşmemiş olması, insanda garantili
önlemlerin ihmal edildiği hissini
uyandırıyor.
(Michael Grey'in 5 Temmuz 2004 Tarihli
Lloyds List gazetesinde yayınlanan köşe
yazısı TUMPA tarafından Türkçe'ye
çevirilmiştir.)
|