|
Seyir Defteri
27 Mayıs 2003 |
|
Boğazlarda Tarihsel
Perspektif ve Rusya'nın Kağıdı |
 |
|
Cahit İstikbal
|
Boğazlar'a sahip bulunması, Türkiye'nin
stratejik önemini arttıran ve evrensel boyuta taşıyan bir unsurdur.
Boğazların stratejik önemi günümüzde de azalmış değildir. Boğazlar,
Türkiye'nin önüne bir yandan küresel boyutta oyuncu olma fırsatı koymakta,
öte yandan da, küresel boyutta tehdit etkisine maruz bırakmaktadır. Bölgede
oynanan oyunlar Türkiye’yi de etkisi içine almakta, bu nedenle Türkiye de
güçlü bir oyuncu olma zorunda kalmaktadır.
2. Dünya savaşı sonrası, Sovyet Dışişleri
Bakanı Molotof, 19 mart 1945’te Moskova’da bulunan Türkiye Büyük Elçisine
gönderdiği notada 17 Aralık 1925 tarihli Dostluk ve Saldırmazlık Paktının
feshedildiği bildirilmiş; 7 Haziran 1945’te Sovyetler Birliği ile
Türkiye anlaşmak istiyorsa; Türkiye-Sovyet sınırının değişmesi, Boğazlarda
Sovyet Rusya’ya üs verilmesi Montreux sözleşmesinin yeniden düzenlenmesini
istemiştir. Bu durum karşısında Türkiye bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü
korumakta endişe duymuş, silahlı bir Sovyet saldırısına uğradığı taktirde
tek başına da olsa karşı koymak azminde olduğunu dünyaya ilan etmiştir.
Birleşik Amerika ile İngiltere’nin Sovyetler
Birliği ile savaş sonrası iş birliği gerçekleştirmek Potsdam
Konferansı 17 Temmuz-2 Ağustos 1945 tarihinde toplanmıştır. Potsdam’da
Sovyetlerin Boğazlar üzerindeki istekleri ve Boğazlar rejimini değiştirmek
yolundaki teklifleri ile Rusya, Türkiye üzerinde yeniden baskı kurmak
istemişlerdir. Potsdam’da üç devlet Boğazlar konusunda anlaşamamış, ancak
Boğazların yeni bir rejime tabi olması, Amerikanın Boğazlar üzerinde söz
sahibi olması hususunda mutabakata varılmıştır.
ABD, Türk Boğazları’na verdiği önemin bir
göstergesi olarak, 2. Dünya savaşını bitiren anlaşmanın imzalandığı ünlü
Missouri zırhlısını İstanbul’a getirip, 5 Nisan 1946’da Dolmabahçe önlerine
demirletmiştir.
Sovyetler, 7 Ağustos 1946 ve 25 Eylül 1946
tarihli notalar ile Potsdam’daki iddialardan da ileri giderek, Boğazların
statüsünün yalnız Karadeniz’e sahildar devletler tarafından arasında tespit
edilmesini ve kendilerine üs verilmesini istemişlerdir. Türkiye Sovyet
Rusya’ya verdiği tarihli cevabı notalarda, Boğazlar rejimini değiştirecek
bir konferansı kabul ettiğini ancak, bu konferansa A.B.D.’nin de
katılacağını, Türkiye’nin egemenlik haklarına ve güvenliğine aykırı hiçbir
teklifi kabul etmeyeceğini bildirmiştir. Sovyetlerin Türkiye’ye karşı soğuk
harp tehdidi, A.B.D’yi Ortadoğu ile ilgilendirmiş, Orta Doğu ülkelerinin
egemenlik ve toprak bütünlüklerinin baskı ve sızma yoluyla tehdit edilmesine
karşı, Sovyetlere kapalı bir şekilde ihtarda bulunmuştur.
Sovyet Rusya’nın Boğazlar üzerindeki isteği ve
baskısının devamı Türkiye bakımından önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu
sonuçlardan en önemlisi ordusunu hala savaş sırasındaki mevcudunda tutmak
zorunda olmasıdır. İktisadi gücü yeterli olmayan Türkiye için bu durum
karşısında tek çıkar yol dış yardım aramak oldu. Batı dünyasının savunması
için çok önemli bir yerde bulunan Türkiye ve Yunanistan’ı genişleme
emellerine açıkça ortaya koyan Sovyet Rusya karşısında yalnız bırakmamış ve
bu iki ülkeye yardım etme kararını alan Başkan Truman, kendi adıyla anılan
bir mesajı 12 Mart 1947 Mecliste okumuştur. Bu daha sonra Truman Doktrini
olarak anılacak olan mesajdır.
Truman Doktrini’ni ile Sovyetler
karşısında yalnız kalmış olan Türkiye, kendisine güçlü bir müttefik bulmakla
birlikte, Türkiye’nin dış ticaret dengesinin bu doktrinin uygulamaya geçmesi
ile bozulduğu ve Türkiye’nin askeri ve ekonomik olarak dışa bağımlılığının
temellerinin bu doktrin ile atıldığı da unutulmamalıdır.
Yakın tarihimizdeki bu önemli gelişmeyi burada
belirtmemin nedeni, Boğazlar’ın önemini tarihsel gelişim açısından
vurgulamaktır.
Potsdam Konferansı’ndan sonra ve Sovyetlerin
Boğazlarla ilgili taleplerinin Türkiye-ABD yakınlaşması ve Türkiye’nin
NATO’ya girişi ile sonuçsuz kalmasından sonra, Boğazlar konusu Montreux
Anlaşması gereklerine göre yürütüldü. Ancak, 1960’lı yıllardan itibaren
deniz taşımacılığında görülen büyük artış ve gemi tiplerinde meydana gelen
değişiklikler, Türk Boğazları üzerindeki trafik yükünü de arttırdı.
Boğazlarda önceden de kazalar meydana geliyordu ama, 1979 Yılında meydana
gelen Independenta Kazası, Boğazlar’da meydana gelebilecek bir kazanın
felaket boyutlarında olabileceğini göstermesi açısından bir dönüm noktası
oldu.
Independenta Kazası, 15 Kasım 1979 Günü
İstanbul Boğazı’nın Güney yaklaşımında meydana geldi. 147631 Deadweight
tonluk Romen tankeri Independenta, henüz 1 yaşında yeni bir gemiydi, Romen
Bayrağı taşıyordu; 283 Metre boyunda, 46 Metre genişliğinde ve üst yapılar
hariç 22 Metre derinliğindeydi. Romen tersanelerinde 1978 yılında denize
indirilmişti. Independenta, Libya’dan Köstence’ye gidiyordu ve yükü 94600
ton ham petroldü, yani tam yüklü değildi. Haydarpaşa mendireği’nin 4
mil açığında Boğaz’a girmek için seyrine devam ederken, Boğaz çıkışı
yapmakta olan ve Zhdanov limanından yüklediği 7400 ton çelik yükünü Akdeniz
limanlarına götürmekte olan Yunan şilebi Evrialy ile çarpıştı.
Kaza sonrası mahkeme , Yunan gemisi
Evrialy’nin kaptanı Alekos Adamopoulos ve 7 mürettebat hakkında tutuklama
kararı verdi. Sanıklar, “dikkatsizlik, ihmal ve uluslar arası seyir
kurallarına uymama” ile suçlanıyorlardı. İstanbul’un güvenliğini tehlikeye
atmak ve Romen gemisindeki 42 gemi adamının ölümüne sebep olmak da yapılan
suçlamalar arasındaydı. Mahkeme 7 ay sürdü ve Kaptan Alekos
Adamopoulos hakkında 20 ay hapis cezası verildi, ancak Sağmalcılar
cezaevinde geçen tutukluluk süresi ve iyi hali göz önünde bulundurularak bu
ceza 850 dolar para cezasına çevrilerek serbest bırakıldı.
Tankerin enkazı, yıllarca Haydarpaşa önlerinde
kaldı ve seyir için tehlike oluşturmaya devam etti. Hürriyet arabalı vapuru
19 Nisan 1983 enkaza çarparak hasar gördü ve tersanede tamir edilmesi
gerekti. Enkazın temizlenmesi görevi Deniz Kuvvetlerine verilmişti, Deniz
Kuvvetleri tarafından da özel bir müteahhit kurtarma firmasına verildi..
1983 yılı Kasım ayı ortalarında, 8000 ton kadar enkaz kaldırılmışken işi
yapan müteahhit firma iflas etti. 1986 yılına gelindiğinde enkazın
kaldırılması ihalesi armatör Celal Sadıkoğlu’na verildi. Enkazın kalan
kısımları Aliağa’daki söküm tesislerine götürüldü ve İstanbul kazadan ancak
7 sene sonra Independenta enkazından kurtulabildi.
Independenta’nın tekne ve makine sigortası
40.26 Milyon USD idi, Değeri ancak 2,5 Milyon USD olan Evriali de çatışma ve
yangından büyük hasar görmüştü. Sancak bordasında ve baş bodoslamasında ağır
hasar vardı. Evriali, Tuzla tersanelerinde 6 yıl yattıktan sonra 23 Haziran
1986 tarihinde açık arttırma ile satıldı ve onun da kaderi bu satış sonrası
Aliağa’da söküm tesislerine gitmek oldu.
Kaza, Türk kamuoyunun Boğazlar’ın güvenliği
konusunda önlem alınması yönündeki baskısını artırdı.
Bunun sonucunda, daha önceden sol seyir
uygulaması yapılan ve bu yüzden iki yerde (Kızkulesi-Ortaköy Camii ve
Tarabya-Umuryeri Sığlığı) arasında çapraz geçiş olan İstanbul Boğazı
trafiğinde “Sağ Seyir” uygulamasına geçildi. Gerçi sol seyir İstanbul
Boğazı’nın fiziksel özelliklerine daha uygundu, ancak, artan gemi trafiği
yüzünden çapraz geçişlerin sıklıkla olması, kaza olasılığını arttırıyordu.
Independenta kazası, boğazlar yoluyla yapılan
petrol taşımacılığına dikkati çekmişti; bu arada, 80’li yılların sonuna
yaklaşılırken, Hazar Bölgesi’ndeki petrol üretiminin artışı gündeme geldi.
Bu petrol, Türk Boğazları’nı doğrudan tehdit ediyordu ve Türkiye, petrolün
Türk Boğazları yoluyla taşınmasına karşıydı. 1994 yılına gelindiğinde bu
kez, Shipbroker adlı dökme yük gemisi ile Nassia adlı süper tanker, Kavak
önlerinde çarpıştı. 29 Denizci hayatını kaybederken, 25 bin ton
petrol yandı ve denize döküldü.
Türk Kılavuz kaptanlar Derneği’nin 01.12.1987
tarihinde yayınladığı rapor ve başka kuruluşların çalışmaları sonucunda tüm
dünyadaki dar suyollarında uygulanan deniz trafiğine ilişkin kurallar
tarandı. Boğazlarımızdaki sorunlara uygun düşen ve kaza nedenlerini ortadan
kaldırmaya yönelik kurallardan oluşan “Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni
Tüzüğü” hazırlandı. Dört yıl kadar süren bir komisyon çalışması sonucunda
ortaya çıkan bu Tüzük 1 Temmuz 1994 Yılında yürürlüğe girdi.
Türkiye, zorunlu olmadığı halde, Tüzük
Çalışmalarına paralel olarak Boğazlarda devreye sokacağı “Trafik Ayırım
Şeması” konusunda Uluslararası Denizcilik Örgütünün de onayını almak istedi;
bu amaçla 1993 yılında Türkiye Boğazlardaki rotalandırma sistemi ile ilgili
olarak IMO’ya bir kağıt sundu ve Türk Boğazlarıyla ilgili “rotalandırma” ve
bununla birleşik “Kurallar ve Tavsiyeler” için müzakereler Uluslararası
Denizcilik Örgütü (IMO) platformunda başladı.. Seyir güvenliği alt komitesi
trafik şeması ile birleşik “Kurallar ve Tavsiyeler” in geliştirilmesi
koşuluyla öneriyi onayladı. Böylece Trafik Ayırım Şeması Mayıs 1994 teki
Deniz Güvenliği Komitesi’nde (MSC) benimsendi. Uluslar arası Denizcilik
Örgütü, aldığı 827 No.lu kararla; Türk Boğazlarından güvenli geçiş için bir
kısım “kurallar ve tavsiyeler” öneriyordu. Bunlar arasında “kılavuz kaptan
alınmasının bütün gemilere şiddetle tavsiye edilmesi” de vardı.
Tüzüğün yürürlüğe girdiği 1994 Yılından
itibaren Türk Boğazlarında meydana gelen kazalar on kat azaldı: Ne var
ki büyük gemi geçişlerinde trafiğin tek yönlü kapatılması, Boğaz
girişlerinde beklemelere neden oldu: Güvenli geçişin bir olumsuz sonucu
vardı, o da gemilerin beklemelerine neden olmasıydı.
Gemilerin beklemesinin hoşnutsuzluk yarattığı
bu süreçte Türkiye yeniden Uluslararası Denizcilik Örgütü platformunda
tartışmaların içerisinde buldu kendisini. Ayrıca Tüzüğe muhalefet edenlerin
tek nedeni de gemi beklemeleri değildi: Rusya, Yunanistan, Bulgaristan ve
Güney Kıbrıs’ın başını çektiği ülkeler grubu, Türkiye’nin Türk Boğazlarından
geçen gemi trafiğine güvenliği sağlamak için de olsa bir takım kısıtlamalar
getirmesi kavramına pek alışmak istemiyorlardı. Bu aşamada Türkiye, “Türk
Boğazlarını kullanan bütün taraflarla ve ilgili kurum ve kuruluşlarla Türk
Boğazlarında deniz güvenliğinin arttırılması ve deniz çevresinin korunması
çerçevesinde işbirliğine açık olduğunu” bildirdi.
Türkiye, 1997 Yılından itibaren Uluslararası
Denizcilik Örgütünde başlayan tartışmalarda Türk Boğazlarından geçen gemi
trafiğinin oluşturduğu riskler ve bu riskleri karşılamak için alınan
önlemlerin ve konulan kuralların haklılığını anlatmak için çalıştı.
Derneğimiz de teknik anlamda bu çalışmalara katıldı. Türkiye’nin aldığı
önlemlere Uluslararası Denizcilik Örgütü’nde muhalefet eden ülkeler, şu
argümanları kullanıyorlardı:
-
YUNANİSTAN: İstanbul Boğazı, Çanakkale
Boğazı ve Marmara Denizinde seyrin 1936 Montrö Konvansiyonu ile
düzenlendiğini ve bu Konvansiyonun temel prensibinin de “kısıtlanma
olmadan geçiş serbestisi” olduğunu belirtiyordu. Yunanistan’a göre “her ne
olursa olsun” “Ulusal bazda yapılan girişimlerin” Montrö Konvansiyonu’nun
bu temel ilkelerine uyumlu olması gerekmekteydi.
-
RUSYA: Türk Boğazlar Tüzüğü’nün 24,29,
30, ve 52. Maddelerine itiraz ediyordu ve Türkiye’nin geçiş yapan büyük
gemilerin “izin almaları” kuralını getirmesinin “Türkiye’nin geçiş iznini
vermeyebilme hakkını içerdiğini” öne sürüyordu. Ayrıca Rusya, Türkiye’nin
büyük gemilerin geçişi için trafiği tek yönlü olarak geçişe kapatmasına da
itiraz etmekteydi.
-
BULGARİSTAN: Trafik Ayırım Şeritlerinin
kaldırılmasını bunun yerine Çatışmayı Önleme Tüzüğünün 9. Kuralının
uygulanmasını öneriyordu.
Bu tartışmalar Uluslararası Denizcilik Örgütü
Deniz Güvenliği Komitesi’nin 1999 Yılının Mayıs ayında yapılan 71. Dönem
Toplantılarına kadar devam etti. Bu toplantılarda Türk Boğazları ile ilgili
oluşturulan çalışma grubu, uzun tartışmalar sonucunda oluşturduğu raporunda
şu sonuçlara vardı:
-
Büyük gemilerin İstanbul ve Çanakkale
Boğazları’nın dar ve keskin dönüşü olan yerlerinde karşılaşmalarını
engelleyebilmek için bu gemilerin geçişleri esnasında trafiğin tek yönlü
olarak düzenlenmesi gereği vardır.
-
Halen kılavuz kaptan almadan geçen gemilerin
geçişlerinde kılavuz kaptan almaları için daha fazla teşvik
edilmelidirler,
-
Halen gemi rapor sistemine (TUBRAP)
katılmayan gemilerin bu sisteme katılmalarını sağlamak için daha kuvvetle
teşvik edilmeleri gerekmektedir.
-
Türkiye, İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve
Çanakkale Boğazı için planladığı VTS sistemini mümkün olan en kısa zamanda
kurması için çabalarını sürdürmeye teşvik edilmelidir.
Bu rapor, Uluslararası Denizcilik Örgütünde
Türk Boğazları ile ilgili olarak devam eden tartışmaları sonuçlandırdı.
Bugün, Türk Boğazlarında yürürlükte olan “Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni
Tüzüğü” gemilerin güvenli geçişini sağlamaya yönelik olarak başarıyla
uygulanmaktadır. Bugün artık Montrö Konvansiyonu ile uğraksız gemi
geçişlerine tanınan hakkın “Serbest Geçiş” değil, “Geçiş Serbestisi” olduğu
gerçeği kabul edilmiştir. Bu “Geçiş Serbestisi” hakkının koşulunun da
“Güvenlikle ilgili konulmuş kurallara uyarak zararsız bir geçiş yapılması”
olduğu ve bunun 1936 Montrö Konvansiyonu ile de çelişik olmadığı kabul
edilmektedir.
Ancak, alınan önlemlere ve uygulanmakta olan
güvenlik kurallarına rağmen gelinen noktada Türk Boğazlarından geçen
trafiğin oluşturduğu risk tolere edilebilir boyutlara getirilebilmiş
sayılamaz. Günden güne artan tanker trafiği, hem fiziksel olarak Türk
Boğazları bölgesini ve çevresini tehdit etmektedir, hem de potansiyel olarak
Karadeniz ülkelerinin dış denizlere tek çıkış yolunun sıkışması ve bir kaza
durumunda trafiğe tamamen kapanması riskini taşımaktadır. 2001 yılında Türk
Boğazları yoluyla taşınan 101 Milyon ton petrol ve türevi madde alarm verici
bir artışı ve “açık ve yakın bir tehlikeyi” işaret etmektedir.
IMO platformunda tartışmalar sonuçlandıktan
sonra, Türkiye, Boğazlardaki güvenlik önlemlerini Tüzükten aldığı güçle
uygulamaya devam etti. 1998 Yılında Tüzük gözden geçirildi ve bazı
düzeltmeler yapıldı. Bu düzeltmeler, o zamana kadar yapılan uygulamalardaki
eksiklik ve aksaklıkları düzeltmeye yönelikti ve uluslar arası alanda fazla
tepki toplamadı.
Türk Boğazları konusu, 1999 yılından 2002
yılının Aralık ayına kadar IMO gündemine gelmedi. Türkiye de, kendi iç
meselesi olarak gördüğü bu konuyu, IMO platformuna bilgi vermek amacıyla da
olsa, götürme konusunda haklı olarak isteksiz davrandı. Ancak, 2002 Yılının
Ekim ayı başında Türkiye’nin Boğazlarda yürürlüğe soktuğu “Uygulama
Esasları” 1994 Tüzüğü’ne göre bazı radikal değişiklikler getirdi, en azından
uygulama açısından. Bu değişiklikler temel olarak şunlardı:
-
Trafiğin geçici olarak askıya
alınması: Daha önce sadece İstanbul Boğazı'nda
yapılan 250 Metreden büyük tehlikeli yük taşıyan gemilerin (tankerlerin)
geçişi için karşı yöndeki trafiğin kapatılması uygulaması, Çanakkale
boğazı da dahil edilerek 200 Metreden büyük tehlikeli gemileri içerisine
alacak şekilde değiştirildi.
-
Seyir Planı (SP 1 raporu) Bildirimi:
Gemilerin "Seyir Planı" bildirimleri esnasında aşağıdaki belgelerin
verilmesi de zorunlu tutuldu:
-
Son Liman Devleti Kontrol (PSC) Raporuna
ait form,
-
P&I Kulüp Sigortası poliçe numarası ve
geçerlilik tarihi.
-
Gemi Geçişlerinin Planlanması: Bu
başlık altında ilk kez, ileride devreye girecek VTMIS sisteminin de rehber
alabileceği bazı planlama esasları belirlendi. Trafiğin kapatılmasıyla
beklemeye alınan gemilerin trafik açıldığında hangi sıra esasıyla (Gemi
tiplerine göre) Boğazlara alınacakları bu başlık altında belirtildi.
Ayrıca ilgili kılavuzluk teşkilatının görüşlerinin alınması koşulu da
eklendi.
Bunlar Tüzükte yapılan değişiklikler değil,
sadece Uygulama Esasları olarak tüzüğün nasıl uygulanacağına getirilen
açıklamalardı. Ancak, bu kurallar uygulanmaya başladığında, Boğaz
girişlerinde tanker beklemeleri arttı. Bu, Novorosiysk’den yılda 45 milyon
ton petrol ihraç etmekte olan Rusya’yı elbette ki rahatsız edecekti ve
nitekim etti de. Rusya bu rahatsızlığını, Aralık 2002’de Londra’da toplanan
IMO Deniz Güvenliği Komitesi (MSC) nin 76. Oturumunda şu şekilde dile
getirdi:
“Türkiye, Karadeniz Boğazları’ndan geçiş
yapan gemilere 3 Ekim tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yeni
kısıtlamalar getirdi. Bu kısıtlamalara göre, geçiş yapan gemiler eğer
tehlikeli yük taşımakta iseler, küçük gemi dahi olsalar, karşı yöndeki
trafik kapatılmaktadır. Bu kısıtlamaların uygulanması ile boğaz girişlerinde
tehlikeli madde taşıyanlar da dahil olmak üzere gemilerin yığılmasına sebep
olmaktadır. Bu yığılma, terörüst faaliyetlere de zemin hazırlamaktadır.
Rusya Delegasyonu bu konudan derin bir şekilde kaygı duymaktadır ve bu
konuda IMO’ya MSC 77 de kağıt sunma hakkını saklı tutmaktadır”
Rusya Delegasyonu’nun bu açıklaması, Deniz
Güvenliği Komitesi’nin görüşmeleri bitmek üzereyken yapıldı. Türkiye, Türk
Boğazları konusunun Uluslar arası Denizcilik Örgütü’nde tartışılmasına ve
yeniden gündeme alınmasına karşı olmakla birlikte, Rusya’nın bu girişimine
de karşılık vermek gerekiyordu. Üstelik Rusya Türk Boğazları terimini
kullanmaktan özellikle kaçınarak, Karadeniz Boğazları (Black Sea Straits)
diyordu. Bu amaçla, Türkiye Delegasyonu, Rus açıklamasının ertesi günü,
genel kurulda sonuç belgesinde de yer alan şu açıklamayı yaptı:
“Pek çok kere belirtmiş olduğumuz gibi,
Türkiye, dünya denizlerinde meydana gelen deniz güvenliği ve can güvenliği
konusundaki gelişmelere paralel olarak, Türk Boğazları’nda güvenli seyri
sağlama konusunda kararlıdır. Bir bölümü ülkenin en büyük şehrinin
ortasından geçen Türk Boğazları ile ilgili Türk Hükümeti tarafından konulmuş
olan bütün kurallar, seyir, can, mal ve çevre güvenliğini sağlamaya
yöneliktir. Türk Delegasyonu, Boğazlarda uygulanan kuralların yeni kurallar
olduğu görüşünde değildir. Türk Boğazlarından geçişi düzenleyen 1936 Montrö
Boğazlar Sözleşmesi de dahil olmak üzere yürürlükteki hukuka dayanmayan
hiçbir yeni kural uygulamaya konulmamıştır. Yeniden vurgulamak isteriz ki,
Türk Boğazlarında uygulanmakta olan kurallar yürürlükteki ulusal ve uluslar
arası düzenlemelere uygundur, bu dar geçitlerde sadece ve sadece güvenliği
ve can güvenliğini sağlamayı amaçlamaktadırlar”
IMO bünyesinde daha yeni
gerçekleşen bu karşılıklı görüş bildirme sonrasında Rusya, söylediğini yaptı
ve önümüzdeki hafta başlayacak olan (28 Mayıs-7 Haziran) MSC 77
toplantılarına bir kağıt sundu, ve bu kağıtta da Türkiye'yi IMO'ya şikayet
etti, Türkiye'nin Boğazlar'da uygulamaya soktuğu yeni önlemlerin ve pratik
uygulamaların Türkiye'nin dahi hiç bir zaman sunmadığı şekilde ayrıntılı bir
listesini vererek, "Türk Hükümeti'nin uyarılarak, Türkiye'nin Boğazlar'daki
trafiği daha iyi yönetmesinin istenmesi, teknolojideki gelişmelerin bütün
avantajlarından yararlanılmasının sağlanması, ve Türkiye'nin
Boğazlar'da yeni talimatlar yürürlüğe sokmaktan kaçınması konusunda
dikkatinin çekilmesini" istedi.
Rusya'nın IMO'ya sunduğu kağıt, MSC 77/25/3
Doküman Kodunu ve 25 Mart 2003 tarihini taşıyor, bu kağıtla, yaklaşık 3
yıllık suskunluk döneminden sonra, Türk Boğazları konusu yine bir kağıtla
IMO gündemine gelmiş oluyor; üstelik Rusya'nın tabiriyle "Karadeniz
Boğazları" adı altında. Aslında sormak da gerekir kendilerine, Karadeniz'de
Kerch Boğazı gibi; İstanbul Boğazı gibi boğazlar var, siz
Karadeniz Boğazları diyerek hangisini kastediyorsunuz? diye. Boğazların IMO
ortamına yeniden taşınması şüphesiz Türkiye tarafından tercih edilen bir
gelişme değil. Ancak bunu çok olağandışı bir gelişme olarak da kabul etmemek
gerek. Türkiye; 1999 yılında IMO'da tartışmalar sonuçlanırken, Boğazlar'da
yapacağı trafiği düzenleme çalışmalarından ve teknik ve hizmet altyapısının
iyileştirilmesi çalışmalarından IMO'ya bilgi vereceğine söz vermişti, bugüne
kadar bu yapılmadı. Aslında iyileştirme çalışmalarının bir kısmı (Hizmet
altyapısının reorganizasyonu gibi) hiç yapılmadı, bir kısmında da (VTS
Sisteminin tamamlanması gibi) çok geç kalındı. Dolayısıyla, haklı olduğumuz
tezi destekleyecek argümanları geliştirmede çok istekli ve organize
davrandığımız söylenemez. Önümüzdeki hafta IMO bünyesinde tartışmaların ne
seyir alacağını önceden kestirmek güç; benim tahminim, Rusya'nın uyarısının
kayıtlara geçirilerek konunun kapatılması şeklinde olayların gelişeceğidir;
tabii bu öngörümüzün gerçekleşmesinin koşulu, Rusya'nın kağıdını fırsat
bilen bazı diğer ülkelerin konuyu uzatmak yönünde destek bulan teklifler
ortaya koyma niyetlerinin olmamasıdır. Tabii Türkiye de söz alarak gerekli
cevabı verecektir; çünkü Rusya kağıdında "Milyonlarca dolar zarara
uğradığından" söz etmektedir; oysa IMO, ticari zararların kuralların deforme
edilerek ve güvenliğin kurban edilerek önleneceği bir platform hiç değildir.
Ancak insan geçtiğimiz haftalarda
Ukrayna'ya gittiğimizde gördüklerimizden sonra;(Bakınız.
"Ukrayna'da delta
pilot mucizesi" haberi)şunu da düşünmeden edemiyor;Ukrayna gibi bizden
çok daha fakir bir ülke, günde 30 gemi hareketinin olduğu bir boğazda bölge
standartlarının çok üzerinde, hatta dünyada eşine az rastlanabilecek bir
sistemi, üstelik kendi imkanlarıyla kurabilmişken, biz günde 150 büyük gemi
hareketinin olduğu daha kısa ve sistemin kurulması açısından daha kolay bir
bölgede, neden aynı başarıyı gösteremedik de, şimdi bunlarla uğraşıyoruz?
(IMO'daki gelişmeler toplantılara katılacak
olan yazar tarafından bu sütunlarda dile getirilecek)
Yazarın diğer yazıları:
Yazıların her hakkı yazara aittir. Kaynak
gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir.©
Cahit İstikbal
|
Bu Yazıya Siz de Yorum Ekleyebilirsiniz...
- ISIM:
- mustafa SUBAKAN
- Date:
- 29-04-2004
YORUMtÜRKİYENİN DÜNYADAKİ ÖNEMİ ÜZERİNE BİR SUNU HAZIRLIYORUM.yARARLANMAK İÇİN SİYENİZE KONUK OLDUM.OLDUKÇA YARARLANDIM..SINIF VE PC.FORMATÖR ÖĞRETMENİYİM.TEŞEKKÜR EDRİM.!
- ISIM:
- osman çelik
- Date:
- 31-03-2004
YORUMYorumunuzu buraya yazın ÇOK BAŞARILI OLDUĞU KANISINDAYIM.ÇABALARINIZ İÇİN ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM.....................................
- ISIM:
- ödevli
- Date:
- 30-03-2004
YORUMİSTANBUL VE ÇANAKKALE BOĞAZLARININ TÜRKİYE VE DÜNYA AÇISINDAN ÖNEMİNİ ANLATAN BİR YAZI HEM OKUYANLARI HEMDE BENİM GİBİ ÖDEVİ OLANLARI MUTLU EDECEKTİR
- ISIM:
- leyla civelek
- Date:
- 21-12-2003
YORUMyaaa turkiye uzerine oynanan oyunlardan neden bahsetmiyosun bee birader.ödevimiz var demi alla allah yaa
- ISIM:
- serdal kendirli
- Date:
- 02-07-2003
YORUMTurk Bogazlari'ndan gecen gemilere, ozellikle yabanci buyuk tonajli gemilere ve tankerlere neden "Pilot Alma"
mecburiyeti konamiyor? Bogazlar Turk hukumetinin ise, bu hususta neden agirligini koyamiyor hukumet, veya devlet? Neden hala bir Denizcilik Bakanligi yok Turkiye'de?
Saygilarimla.
Serdal KENDIRLI
Canadian Intermediate Master Mariner
vergiek99@yahoo.com |
|