|
İsa Peygamber; günah işleyen Maria
Magdalena'yı kendisine getirip cezalandırılmasını talep ederek "«Musa,
Yasa'da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin?»
diye soran Musevi din adamlarına şöyle demişti:
"Peki, cezalandırın,
ama aranızda günahsız olan ona ilk taşı atsın"
Biz ise günümüzde en çok
günahı olanın en çok taşı attığı ve bu şekilde bir tür kendi
günahlarından -sözde- arınma yolu bulduğu bir toplumsal linç psikolojisi
içerisinde olaylara yaklaşıyoruz. Birisini bulup günah keçisi ilan
ederek rahatladığımızı zannediyoruz.
Oysa gerçek suçlular arka
planda ellerini ovuşturmakla meşgullerdir.
Bu şekilde güvenlik
kültürümüzü geliştiremeyiz.
********
Son dönemde ulusça bizleri üzen tren
kazaları meydana geldi. Kazalarda pek çok vatandaşımız hayatlarını
kaybettiler, yaralananlar ve sakat kalanlar da oldu.
Kazalar sonrasında dile getirilen pek çok
görüş vardı. Ancak hiç kimse "risk" kavramının ne olduğundan ve riskin
nasıl yönetilmesi gerektiğinden bahsetmedi.
Dile getirilen pek çok görüş arasında
ilginç olan bir tanesini hatırlatmak isterim: "Karayollarında da pek çok
kazalar oldu ve daha fazla insan öldü. Öyleyse neden tren kazası bu
kadar dikkate alınıyor?"
Bu sorunun yanıtı bizzat "risk" in
tanımında gizli.
********
Risk Nedir?
“Risk” nedir sorusuna verilecek kısa
cevap; "bir kazanın meydana gelme olasılığıdır" şeklinde olacaktır.
Riskin iki bileşeni bulunur: bunlar sıklık (frekans) ve sonuçtur.
Her şeyden önce, insan faaliyetinin
olduğu her işte olduğu gibi, ulaştırma sektöründe de riskin sıfırlanması
gibi bir durum olanaklı değildir. Galler Üniversitesi Deniz Ekonomisi
Profesörü Richard Goss, bu konuda şöyle demektedir:
“Mükemmel güvenlik, mükemmel insanda olduğu gibi ancak cennette olanaklı
olabilir; dünya üzerinde buna ulaşabilme şansına sahip değiliz. Bu
nedenle, kabul edilebilir düzeyde riski içeren güvenliği hedeflemek
durumundayız.”
Dolayısıyla riskin kendisinin yok
edilmesinden değil; ancak kontrol edilmesinden bahsedebiliriz.
Örneğin, bir bölgedeki çatışma riskinden
bahsederken, o bölgedeki trafik yoğunluğuna göz atmamız gerekir.
Riskten kaçamayacağımızı ve sıfıra
indiremeyeceğimizi söyledik. Risk, bu anlamda genellikle üç kategoriye
ayrılmaktadır:
1.
İhmal edilebilir risk:
Burada risk azaltma önlemleri uygulanması gerekmez.
2.
Kabul edilebilir risk:
Burada risk biraz daha fazla olmakla beraber risk azaltma önlemlerinin
uygulanması her zaman gerekmeyebilir.
3.
Kabul edilemez risk: Burada
risk azaltıcı önlemlerin mutlaka devreye sokulması gerekir.
Risk değerlendirmesinin en büyük avantajı,
kaza olmadan önce yapılabilmesi ve bu açıdan kazaları önleyici
özelliğinin bulunmasıdır. Bu bakımdan, risk değerlendirmelerinde, Kazaya
Yakın Durumlar’ın (Near Misses) kayıt altına alınması ve
değerlendirilmesi büyük önem taşır.
Riski kabul etmek konusu ilginçtir. Riski
kabul ederiz çünkü o riski doğuran faaliyetin yaptığı üretimden
faydalanmak isteriz. İlginç bir diğer nokta da şudur: toplum, bütün
faaliyetler için aynı ölçüde risk düzeyini talep etmez. Yani bazı
riskler daha kabul edilebilir bulunurken, bazı riskler aynı ölçüde kabul
edilebilir bulunmaz. Psikolojik deneyler toplumun riski sonuçlarına göre
dört temel faktörle sınıflandırdığını göstermiştir:
1.
Riskin
anlaşılabilirliği. Örneğin, kalp
rahatsızlığından hayatını kaybetmek, henüz bilinmeyen bir virüsten
dolayı hayatını kaybetmeye oranla daha “kabul edilebilir” bulunur. (Yine
karayolunda meydana gelen bir kazada hayatını kaybetmek; demiryolunda
veya denizyolunda meydana gelen bir kazaya oranla daha kabul edilebilir
bulunur.)
2.
Riskin Kontrol
edilebilirliği. İnsan, kendi kontrol
edebildiği riske daha fazla güven duyar. Otomobili kendisi kullanırken,
uçağa oranla daha büyük bir risk aldığını bildiği halde, daha güvende
hissetmesi buna örnektir.
3.
Riskin felaket
boyutunda sonuçlar doğurabilme potansiyeli.
İnsanlar, petrol taşıyan bir tankerin karaya oturmasından, bir yük
gemisine oranla daha fazla endişe duyarlar.
4.
Riskin ürkütücü
olma boyutu. Radyoaktif kirlenmeden, boğulma
yanma gibi olaylar, diğer doğal yollarla zarar görmeye oranla daha
“korkutucu” bulunur.
Buradan toplumun karayolu kazalarını daha
kabul edilebilir bulup, demiryolu kazasına daha fazla tepki
göstermesinin nedenine de ulaşıyoruz. Demiryolu taşımacılığında risk,
ihmal edilebilir risk boyutunda olduğundan burada meydana gelen bir kaza
"kabul edilemez" bulunmakta ve gösterilen tepki daha büyük olmaktadır.
Riskin sosyal boyutu da bu. İnsan
faaliyetlerinin olduğu her yerde riskin de olduğunu kabul etmek kaderci
bir yaklaşım değil, sadece bir gerçeğin kabul edilmesidir.
Risksiz yaşayamıyoruz, öyleyse ne
yapacağız? Tabii ki riski değerlendirecek ve yöneteceğiz. Risk
değerlendirilmesi ve risk yönetimi işlemi ülkemizde çok fazla bilinen
işlemler değildir. Bu biraz da daha sonra değineceğimiz toplumsal
güvenlik kültürü konusunda arzu edilen noktada olmamamızdan
kaynaklanmaktadır.Riskin yönetilmesi için öncelikle risk değerlendirmesi
işleminin yapılması gerekir.
Demiryolu faaliyetleri bizim uzmanlık
alanımız olmadığı için demiryolu konusunu burada kesip, denizde risk
değerlendirmesi ve yönetilmesi işlemine değinmek daha sonra da buradan
"toplumsal güvenlik kültürümüz ne durumda" konusuna geçmek istiyorum.
********
Deniz Taşınmacılığında Risk Yönetiminin
Önemi
Deniz kazalarının can ve mal kayıplarına,
ayrıca büyük miktarda tehlikeli yüklerin tek bir gemiyle taşınabilmesi
ve bir kaza durumunda patlama, yangın, deniz kirliliği gibi çok büyük
çevre felaketlerine yol açtığı göz önüne alınacak olursa, deniz
trafiğinin “güvenliğinin sağlanmasının” yalnızca o gemilerin kendi
mürettebatı ve yükü için değil, bulunduğu deniz çevresindeki her şey
için ne denli önemli olduğunu tekrar etmeye sanırız gerek yoktur.
Deniz taşımacılığı, çoklukla alternatifsiz
bir taşımacılık türü olarak karşımıza çıktığından yapılması gereken
insanoğlunun ulaştığı bütün çağdaş sistem ve aygıtları kullanarak,
ortaya çıkabilecek riskleri en aza indirmektir. Bunun yolu da “risk
yönetiminden” geçmektedir.
Denizde seyretmekte olan bir geminin çok
geniş bir “risk üstlenenler” (Stakeholders) yelpazesi vardır.
Bunlar; Bayrak devleti, Liman devleti, Sahil devleti, Armatör/Kiralayan,
İşleten, Yük Sahibi, Gemi Mürettebatı, Yolcular, Uğranılan limanlar,
Klas kuruluşları, Diğer gemiler ve bu gemilerin mürettebatı ve diğerleri
şeklinde sıralanabilir.Görülmektedir ki geminin faaliyetlerinden
etkilenme potansiyeli olan geniş bir kesim bulunuyor.
Risk Değerlendirmesi İşlemi
Risk değerlendirilmesi belirli bir deniz
alanında tehlikelerin belirlenmesi; tehlikelerin belirlenmesinden sonra
bu tehlikelerin hangi sıklıkla ortaya çıktığının incelenmesi; daha sonra
da tehlikenin gerçekleşmesi durumunda sonuçlarının neler olacağı
temeline dayanır. Bu ana konular ortaya konulduktan sonra "risk" ortaya
çıkmış olur. İkinci aşama risklerin tanımlamasının yapılıp kabul
edilebilirlik düzeyinin belirlenmesidir. Buna risk değerlendirmesi (Risk
Assessment) denilmektedir. Risk
değerlendirmesi işleminin safhaları aşağıdaki diyagramda gösterilmiştir:

Denizde risk değerlendirmesi konusunun
öneminden dolayı bu konuda bir standart bir işlem biçimi ve yöntemi
geliştirilmesi konusu Uluslararası Denizcilik Örgütü içerisinde gündeme
getirilmiş ve bu konuda bir biçimsel yöntem de geliştirilmiştir. Adına
İngilizce orijinalinde "Formal Safety Assessment" denilen bu yöntemin
Türkçesi henüz dilimize kazandırılamamış olup; buna "Resmi Güvenlik
Değerlendirmesi" diyenler de vardır. Ancak ben, buradaki "Formal"
sözcüğünün daha çok standart bir biçimi anlattığı inancından hareketle
buna "Biçimsel Güvenlik Değerlendirilmesi" diyorum. Değerli okuyucuların
bu konuda değerlendirmeleri ve önerileri varsa yazının altındaki yorum
ekleme bölümünden bu konudaki öneri ve yorumlarını gönderebilirler.
Biçimsel Güvenlik Değerlendirmesi (Formal
Safety Assesment, FSA)
Biçimsel Güvenlik Değerlendirmesi ya da
FSA, ilk olarak 1988 Yılında Piper Alpha adlı açık deniz platformunun
patlayıp 167 kişinin hayatını kaybettiği faciadan sonra IMO tarafından
bir önlem olarak düşünülmüştü. 1997 Yılında ara anahatlar oluşturuldu ve
IMO Üyesi ülkelerden bu anahatları uyguladıklarında sonuçlarını IMO’ya
rapor etmeleri istendi.
FSA’i tanımlamak gerekirse; bir kazanın
olmasından önce gereken her türlü önlemin alınmış olduğunu kontrol
edebilme olanağını veren işlemler dizisidir. Bu işlemler dizisinden
kasıt, gemicilik faaliyetinin oluşturduğu risklerin değerlendirilip,
maliyet ve fayda analizlerinin yapılarak bu riskleri en aza indirmek
adına IMO’nun sunduğu seçeneklerin sistematik ve rasyonel biçimde
belirlenmesidir.
FSA, güvenlikle ilgili yeni kural ve
düzenlemelerin yapılmasında veya varolan standartlar ile daha
geliştirilmiş standartlar arasında bir kıyaslama yapılmak istendiğinde,
insan unsurunu da içeren çeşitli teknik ve işlevsel hususlar arasında ya
da güvenlik ve maliyet arasında bir denge oluşturmayı amaçlayan yardımcı
bir araç olarak kullanılabilir.
FSA, beş basamaktan oluşmaktadır:
-
Tehlikelerin belirlenmesi: Nelerin yolunda gitmeme olasılığı var? (İlgili bütün kaza
senaryolarının bir listesi ve potansiyel nedenler ve sonuçlar.)
-
Risklerin değerlendirilmesi: Ne kadar kötü olabilir ve olasılık nedir? (Risk faktörlerinin
incelenmesi)
-
Riski kontrol etme
seçenekleri: Daha iyisi yapılabilir mi? (Belirlenen risklerin
kontrol edilmesi ve en aza indirilmesi amacıyla konulacak kuralların
tasarlanması)
-
Maliyet-fayda analizi: Ne
kadara mal olacak ve bu maliyet durumu ne ölçüde iyileştirecek? (Her
bir risk kontrol seçeneğinin maliyet açısından kullanılabilirliğinin
değerlendirilmesi)
-
Karar-vericilere öneriler: Ne yapılmalı? (Tehlikeler hakkında bilgiler, tehlikelerin
oluşturduğu risk, maliyet etkinliği ve alternatif risk kontrol
seçenekleri de bu öneriler arasında yer alır.)
FSA’den önce, daha çok kazalardan sonra
bir sonraki kazayı önlemeye yönelik kural koyma anlayışı vardı; bu
bakımdan FSA temel bir değişikliği temsil etmektedir çünkü reaktif
değil, proaktiftir ve hepsinden önemlisi, temel olarak risklerin
değerlendirilmesi ve yönetilmesine dayanmaktadır.

Uluslararası Denizcilik Örgütü, Haziran
1997 tarihli Deniz Güvenliği Komitesi (MSC) 68. Oturumunda ve Eylül 1997
Tarihli Deniz Çevresini Koruma Komitesi (MEPC) 40. Oturumunda IMO’nun
kural geliştirme işleminde Biçimsel Güvenlik Değerlendirmesi işleminin
uygulanması konusunda karar almış ve bununla ilgili ara Anahatlar’ı
benimsemiştir.
FSA metodolojisi, IMO Bünyesi içerisinde,
üye bir devlet ya da danışman kuruluş tarafından, güvenlik ile ilgili
ve kirliliğin önlenmesine amaçlayan IMO kural ve kararlarında bir
değişiklik önerisinde bulunduklarında bu önerinin ne gibi sonuçlar
verebileceğine yönelik bilgi edinme amacıyla ya da bir Komite veya
görevlendirilmiş alt organlardan birinin deniz güvenliğiyle ilgili
örneğin belli bir gemi tipinin veya belli bir tehlikenin incelenmesi
esnasında, önceliklerin belirlenebilmesi ve mevcut düzenlemelerin ilgili
bölümlerinin saptanması amacıyla kullanılmaktadır.
Bu metodoloji, deniz güvenliğine
yönelik ülkemizde de yapılacak risk analizlerinde ve kural geliştirme
amacıyla kullanılabilir. Böylelikle hem çağdaş bir araç ve yöntem
kullanılarak denizlerimizde güvenliğin arttırılması sağlanacak, hem de
uygulama ve sonuçlarından IMO’ya da bilgi verilerek FSA sisteminin
geliştirilmesine katkıda bulunulmuş olacaktır.
********
Türkiye'de Güvenlik Kültürü Meselesi
Yukarıda çağdaş dünyada risk'in nasıl
algılandığından, nasıl değerlendirildiğinden ve nasıl yönetildiğinden
söz etmeye çalıştım.
Zaman zaman bu yazının başlığının
kapsamından çıktığımın ve detaylara girdiğimin de farkındayım.
Çünkü bunun gerekli olduğunu düşünüyorum.
Dikkat ettiyseniz; yukarıda değindiğim
yöntemler aslında teker teker bakıldığında hepimizin bildiği yöntemler.
Ne var ki yine de insanlar oturup bunu
biçimsel bir yöntem haline getirmişler. Çünkü bu konuda en küçük bir
hatanın sonucu çevre felaketleri ve hayat kaybı anlamına geliyor.
Peki; henüz "Formal Safety Assessment"
teriminin bile tam karşılığını bulamadığımız Türkiye'mizde durum ne?
Bizde denizcilik sektöründe kaza
incelenmesi ve bu incelemeler yoluyla risk değerlendirmesi yaparak
meydana gelmesi muhtemel kazaların önlenmesi işlemi ancak son dönemde
Denizcilik Müsteşarlığımızın son derece yerinde girişimleriyle yapılmaya
başlanmıştır.
Bilinmeli ki bu yol; moda deyimle söylemek
gerekirse "uzun ince bir yol" dur. Engeller olacaktır,
zorluklar olacaktır; zamanla sistemler oturur.
Çünkü toplumların alışkanlıklarının değiştirilmesi
ve ayrıntılara ve insan unsuruna önem veren bir "güvenlik kültürü"
oluşturulması uzun bir süreçtir.
Ayrıca; "Güvenlik" işi gerek birey
düzeyinde gerekse devlet düzeyinde ciddiye alınması gereken bir iştir.
İnsan unsurundan kaynaklandığı apaçık
ortada olan pek çok kazanın kaderci bir anlayışla ve tevekkülle
karşılandığı ülkemizde ise bu konuda gerek bireysel düzeyde; gerekse
devlet düzeyinde yapılması gereken pek çok şey olduğu ortadadır.
Kanımca olayları kişisel düzeye indirerek;
belirli kişileri örneğin bir Bakanımızı suçlu ilan ederek sorun
çözülemez.
Toplumsal olarak güvenlik kültürümüzü
geliştirmemiş olduğumuz için hepimiz suçluyuz.
Daha geçenlerde basında okuduk. Düğünde
atılan silahtan çıkan kurşun anne karnındaki bebeği bacağından vurdu;
anne ağır yaralandı.
Burada hangi Bakanı suçlu ilan edeceğiz?
İsa Peygamber; günah işleyen Maria
Magdalena'yı kendisine getirip cezalandırılmasını talep ederek "«Musa,
Yasa'da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin?»
diye soran Musevi din adamlarına şöyle demişti:
"Peki, cezalandırın,
ama aranızda günahsız olan ona ilk taşı atsın"
Biz ise günümüzde en çok
günahı olanın en çok taşı attığı ve bu şekilde bir tür kendi
günahlarından -sözde- arınma yolu bulduğu bir toplumsal linç psikolojisi
içerisinde olaylara yaklaşıyoruz. Birisini bulup günah keçisi ilan
ederek rahatladığımızı zannediyoruz.
Oysa gerçek suçlular arka
planda ellerini ovuşturmakla meşgullerdir.
Bu şekilde güvenlik
kültürümüzü geliştiremeyiz.
Peki ama güvenlik kültürümüzü nasıl
geliştireceğiz? Örneğin düğünlerde silah atılmaması gerektiğini, silah
atmanın bir eğlence yöntemi olamayacağını insanlara yasaklayarak
anlatabilir miyiz?
Sadece yasaklayarak olmaz elbette.
Yasaklama bir önlemler bütününün parçasıdır. Öncelikli olan eğitim
süreci içerisinde güvenlik kültürünün topluma
aşılanmasıdır. Bunun öncülüğünü samimiyetle yapması gereken kurum da "Kamu"
olmalıdır.
Güvenlik kültürü; yazılı olan ve olmayan
kurallardan ve birikimlerden oluşur. Alışkanlıklar da bu kültür
içerisinde önemli bir rol oynar.
"Bir şey olmaz" "bak yaptım bir şey
olmadı" "Yabancılar bu güvenlik işini abartıyorlar, biz yapacağız
onlar da bizden görecekler" türünden yaklaşımlarla insanoğlunun deneyimlerinden yüzyılların
içinden süzülüp gelen kurallar manzumesini hafife almaya; göz ardı etmeye; çeşitli
ticari baskılarla bunları erozyona uğratmaya başladığınızda güvenlik
kültürü fenomenini unutmak zorundasınız.
Böyle yaptığınızda hemen kaza da
olmayabilir. Aynı gün,
aynı yıl hatta yıllarca bir kaza yaşamayabilirsiniz.
Tıpkı her hatalı sollamada karşınıza bir
başka aracın çıkmaması gibi.
Ancak güvenlik kurallarını göz ardı
etmenin sürdürülebilirliğinin olmayacağını sanırım tartışmaya
gerek yoktur. Güvenlik önlemlerini ihmal ve ihmalde ısrar; bir gün mutlaka karşımıza telafi edilmesi mümkün
olmayan bir biçimde çıkar. Hatalı sollama yapıyorsanız ya ilk
sollamanızda, ya da onuncusunda ama mutlaka birinde bunu hayatınızla
ödeyebilirsiniz.
Ülke olarak denizde bunu yapıyorsanız;
telafisi olmayan bir kazayla büyük bir çevre felaketiyle
karşılaşabilirsiniz.
Dolayısıyla; bir kılavuz kaptanın iyi
eğitilmesinden ve yeterlik belgesini verilirken titiz davranılmasından
tutun da; tren makinistlerinin eğitilmesine kadar pek çok işte yukarıda
değindiğim güvenlik kültürü gereklerini tam yerine getirdiğimizi
söyleyebiliyor muyuz?
Konunun bir başka boyutu da şu: yapılan
işlemlere kağıt üzerinde baktığınızda her şeyin tamam olduğunu da
görebilirsiniz. İşlemlerin altına imza atanlar büyük ihtimalle
kendilerini kurtaracak hukuken belki geçerli ama aslında pratikte
geçersiz olduklarını kendilerinin de çok iyi bildikleri belgeleri de
hazırlamışlardır.
İşte kağıt üzerinde yazılanların yaşanan gerçeklere uymadığını bile bile işlemleri yapanlar varsa; meydana gelen ve gelecek olan kazaların gerçek sorumluları
onlardır.
Kağıt üzerinde belki kendilerini
aklayacaklardır. Ancak toplumda güvenlik kültürünü aşılamaları
gerekirken bu kültürü yozlaştıranların ve bu konuda samimi
davranmayanların vicdanlarda aklanması mümkün değildir.
Tren kazalarının toplumumuzda güvenlik
kültürünün gelişmesi için bir milat olmasını ve denizciliğimizde de
süregiden pek çok yanlış uygulamanın bu kültür ışığında
değerlendirilerek risk yönetimi konusuna herkesin artık "ciddiyetle ve
samimiyetle" eğilmesini diliyorum.
|