Akademik Görüş

Demiryolu ve Denizyolu Taşımacılığı

Doç. Dr. NECMETTİN AKTEN

 

Seyir Defteri

Meslek Örgütlerine Özen Gösterelim

Kapt. CAHİT İSTİKBAL

 

Mercek Altında

Kılavuz Kaptanlık Mesleği

Kapt. OĞUZ CEBECİ

 

Hukuk Penceresi

Yargı Muafiyeti ve Yabancı Gemiler

Av. BÜLENT TATAR

 

Teknik Bakış

Yüzyılın En Önemli Tehdidi

Kapt. CAHİT YALÇIN

SANLI BAYRAGIMIZ

TURK

KILAVUZ KAPTANLAR

DERNEGI

T U R K I S H   M A R I T I M E   P I L O T S'   A S S O C I A T I O N

TUMPA LOGO

marineCare

TUMPA ENGLISH SITE

Burada önemli son dakika haberleri yer alacaktır. Bizi izlemeye devam ediniz...

temizdeniz.gif (1310 bytes)
İçindekiler
Haberler
Dış Basın
Yazarlar
İstatistikler
IMO
F.A.Q.
Yönetim Kurulu
Üye Girişi
Arama
Çevre
Yeni Ne Var?
marineCare
Meteoroloji
Software
Şiir
Eğlencelik
Adresimiz
Bize Yazın!
Linkler
Sitenizi Ekleyin
Tüm Forumlar
Eğitim Forumu
İş Arayanlar
Misafir Defteri

Kılavuzluk,

Güvenilirliğin

İnsana

Dönüşmüş

Şeklidir.

Joseph CONRAD


  Arama Motoru

TUMPA WEB



IMPA Üyesiyiz


EMPA Üyesiyiz


click to see our site statistics!

Hukuk Penceresinden.........................................3 Eylül 2004......

YARGI MUAFİYETİ PRENSİBİ

VE BU PRENSİP KARŞISINDA YABANCI DEVLET GEMİLERİNİN CEBRÎ İCRA MUAFİYETİ*

 

Av. Bülent Tatar

 

 

1. GENEL OLARAK

Bilindiği gibi yargı yetkisi, devletin ülkesi üzerinde sahip olduğu bir yetkidir ve bu yetkinin kaynağı devletler hukukudur. Buna göre, devlet, aksini öngören bir milletlerarası hukuk kuralı bulunmadıkça yetkilerini, ve bu arada yargı yetkisini ülkesi dışında kullanamaz. Bu, yetkinin ülkeselliği prensibidir ve devletin yetkilerinin yer itibariyle sınırını belirler. Keza, devlet, ülkesinde cereyan eden bütün olaylarda bütün kişi ve şeyler üzerinde tek başına yetkilidir[1].

Buna mukabil milletlerarası yetkinin kaynağını, eğer bir milletlerarası sözleşme söz konusu değilse, sadece “millî hukuk düzeni” teşkil eder. Çünkü bu konuyu düzenleyen “milletlerarası” bir yetki düzeni kurulabilmiş değildir. Milletlerarası yetkinin sınırları millî hukukça müstakil olarak çizilirken, yargı yetkisinin sınırları devletler hukuku tarafından, yani dışarıdan çizilmektedir.[2]

Konunun anlaşılır olması bakımından milletlerarası hukukta yetki kavramı üzerinde ana hatlarıyla durmak ve özellikle 1982 BM Deniz Hukuku Konvansiyonunda sıkça geçen egemen yetki (sovereign jurisdiction) kavramına açıklık getirmek gereği duyuyoruz.

Genel bir hatırlatma yapmak gerekirse, devletler hukuku anlamında yargı yetkisi ile milletlerarası yetki birbirlerinden farklı nitelikte kavramlardır.

Özel hukuk bakımından, yabancılık unsuru taşıyan bir ihtilafta, devletin mahkemelerinin yetkili olması ayrı, ihtilafın esasına hangi hukukun uygulanacağı ayrıdır. Kaynağı devletler hukukuna dayanan birincisi usul hukukunu ilgilendirir ve Lex Fori’ye (hakimin hukuku) tabidir; milletlerarası özel hukuka dayanan ve maddî hukuk karakteri taşıyan ikincisinde ise hangi hukukun uygulanacağına iç hukukun kanunlar ihtilafı kuralları karar verir.[3]

 

2. EGEMEN YETKİ KAVRAMI

Aynı sahada çalışma yapan bir çok insan için bile çok farklı manalar ifade eden bir kavram olarak egemenlik, tarifinin yapılmasındaki zorluk hususunda kötü bir şöhrete sahiptir, ve ne yazık ki, bazı önemli hükümlerinde yer almasına rağmen 1982 BM Deniz Hukuku Konvansiyonu da bu kavrama açık bir tarif getirmemektedir.

Her ne kadar 1958 KSBBK yarım asırlık bir eğilimi yansıtmakta ve bugün genellikle kabul gören “egemenlik” deyimini açıkça kullanmakta ise de daha uygun bir isim gerekseydi, bu “egemen yetki” olurdu. Bunun birinci sebebi, hukukî bakımdan egemenlik doktrini kara ülkesi ile ilgili olarak geliştirilmiştir ve “nizasız ve fasılasız bir işgal” için önerilmektedir. Oysa Grotius denizin işgale elverişle olmadığına zira çok sınırlı bir alan dışında üzerine bir şey inşa edilemeyeceği gibi etrafının da çevrilemeyeceğine dikkat çekmektedir[4]. Aynı şekilde, Milletlerarası Daimî Adalet Divanı’nın bir kararında da belirttiği üzere, keşif de yalnız başına sadece “nakıs bir hak” ihdas ettiğinden, deniz söz konusu olduğunda ülke kazanma iddiaları yetersiz kalmalıdır[5].

İkinci olarak, kıyı devletinin karasuları üzerindeki kontrol yetkisi, Grotius ve Selden’in denizde yetkiyi tartışmaya başladıkları XVII. yüzyıldan bu yana zararsız geçiş hakkına konu edilmektedir. Bu kural, 1982 Konvansiyonunda da yer aldığı üzere, yabancı gemilere bir başka devletin karasularından “sürekli ve çabuk” bir biçimde geçiş hakkını tanımaktadır (1982 BMDHK m. 18/2.). Buna karşılık, Devletlerin, kara ülkesi ya da hava sahaları söz konusu olduğunda yabancı ajanlara geçiş izni verme yükümlülükleri yoktur. Dolayısıyla, 1982 Konvansiyonu karadan denize doğru sürekli işleyen tek yönlü bir egemenlik izlenimi verse de devletin deniz üzerindeki yetki ve kontrolü, kökeni ve genişliği itibariyle kara ülkesindekiyle aynı değildir. Bu sebeple 1982 Konvansiyonunun karasuları ile ilgili hükümleri (m. 2) yorumlanırken kara ülkesi üzerindeki egemenlikle karıştırılmaması için “egemenlik yetkisi” yerine “egemen yetki” deyiminin kullanılması daha uygun olacaktır.

Egemen yetki, bağımsız devletlerin ülke üzerinde kontrol hakkı iddia etme aracıdır. Genel olarak ikiye ayrılır: Devlete yasa yapma yetkisini sağlayan yasama yetkisi, ve bu yasalar uyarınca zor kullanma yetisini somutlaştıran yürütme yetkisi. Devletin yetkisi kara ve hava ülkesi, iç suları ve karasuları üzerindeki tüm kişi, mal ve olaylara, kısmen de milletlerarası hukukun tanıdığı diğer deniz alanlarına şamildir. Dolayısıyla, egemen yetki, özel deniz alanlarında kıyı devletinin haklarını sağlama alabilme, diğer devletlerin haklarının ise saklı tutulma mekanizmasıdır. [6]

Denizdeki yasama ve yürütme yetkileri esasen kara üzerindekinden farksızdır. Devletin kara ve deniz üzerinde kanunlarını icra yetkisinin istisnası egemen bağışıklık hallerinde ortaya çıkar. Milletlerarası hukukta tüm egemen devletler eşit olduğundan, bir devlet, ajanları ve resmî malvarlığıyla başka bir devletin kazaî işlemlerinden (feragat etmedikçe) muaftır[7]. Devletler teknik olarak yabancı devletlere şamil kanunlar vaz etme hakkına sahiptirler, fakat bu tür kanunlar uyarınca yabancı devletler ve onların ajanları üzerinde icraî yetkiden mahrumdurlar. Kara ülkesinde iç hukuku ihlal eden egemen bağışıklığa sahip memurlar istenmeyen kişi (personae non grata) ilan edilerek ülkeyi terk etmeleri istenebilir. Denizde ise en yaygın egemen ajan harp gemisidir ve burada söz konusu olacak icra mekanizması kıyı devletinin gemiden bölgeyi terk etmesini taleb etmektir. Nitekim konvansiyonel hukukta da ifade edildiği üzere, “şayet bir harp gemisi kıyı devletinin karasularından geçişle ilgili kanun ve düzenlemelerine riayet etmez ve riayet etmesi için yapılan talebi de dikkate almazsa, kıyı devleti kendisinden karasularını derhal terk etmesini isteyebilir[8].”  Kıyı devleti yabancı harp gemisine karasularının dışına kadar refakat edebilir, fakat mürettebatını tutuklayamaz, gemiye yanaşamaz, el koyamaz ve zarar veremez. Dolayısıyla, aynı ihlalleri gerçekleştiren diğer özel ve ticarî gemilerin aksine, yabancı harp gemisi kıyı devletinin cebrî yargı yetkisine müsait değildir.[9]

 

3. DEVLETİN YARGI BAĞIŞIKLIĞI

Devletin ülkesindeki egemenliğinin bir sonucu olarak prensipte mutlak anlamda bir yargı yetkisine sahip olmasına rağmen, bunun çok önemli bir istisnası vardır ki, o da yabancı devletin yargı bağışıklığıdır. Kökeni devletler umumî hukukunun teamül kurallarına dayanan bu istisna günümüzde milletlerarası andlaşmalara da konu olmaktadır. Yargı bağışıklığı ile ilgili olarak öncelikle konumuz bakımından önemli bazı nirengi noktalarını hatırlamakta fayda vardır. 

      

A- YARGI BAĞIŞIKLIĞI KAVRAMI

Gerek doktrinde, gerekse uygulamada Yargıtay’ın da kabul ettiği üzere[10], milletlerarası hukukta yargı bağışıklığı, milletlerarası hukukun öngördüğü ölçüde, bir devletin diğer bir devleti kendi mahkemelerinde yargılayamamasını ifade eder. Yargı bağışıklığı, devletlerin eşitliği ilkesine dayanır ve bu ilke Milletlerarası Hukuk Komisyonu’na göre jus cogens niteliğindedir[11]. Yargı bağışıklığının hukukî temeli, bir milletlerarası teamül kuralıdır. Bu suretle, yabancı devletin yargı bağışıklığının, kapsamı ve çerçevesi bir milletlerarası hukuk kuralına dayanan bir dava engelidir. Sınırlama yargı yetkisine değil, fakat bu yetkinin kullanılmasına getirilmiştir.[12]

 

B- TARİHÇE

Tarihsel olarak bakıldığında, devletin hukukun üstünde olduğu anlayışının yaygın olduğu feodal dönemde eşitin eşit üzerinde yargı yetkisi olamaz (par in parem non habet juridictionem) ilkesi hakimdi ve bu da devlete ya da onu temsil eden kişilere yabancı bir devlet mahkemesi önünde mutlak anlamda yargı bağışıklığı sağlıyordu. Gerek doktrin gerekse içtihatlarla kökleşerek bir teamül kuralı haline gelen bu anlayış, dünyada ilk defa devlet gemisine bağışıklığın tanındığı ABD Yüksek Mahkemesinin 1812 tarihli Schooner Exchange kararında açıkça ifade edilmiş, bu karar sonraları hem ABD hem de İngiltere’de bir emsal kararı niteliğini almıştır. Bu bağışıklık anlayışı, devletler arasında zaman içerisinde yerleşmiş ve bir teamül kuralı haline gelmiştir. Bu istikâmetteki kararlarda, bir ayrıma gidilmeksizin devlet gemileri için mutlak bir dokunulmazlık kabul edilmekteydi.[13]

Feodal dönem ve sonrasındaki liberal ekonomi anlayışı nedeniyle devletin ekonomik alandaki fonksiyonları da oldukça sınırlıydı. XX. yüzyıla gelindiğinde ise devletin fonksiyonları değişmiş ve devlet, düzeni koruma fonksiyonu yanında, önceleri yalnız özel kişiler tarafından yürütülen iktisadî faaliyetlere de katılmaya başlamıştır[14]. Bu safhada devletlerin deniz ticaretine kayıtsız kalamayacağı da muhakkaktı. Nitekim Birinci Dünya Savaşı ve onu takip eden yıllarda devletlerin çeşitli sebeplerle[15] deniz ticaret filolarına sahip olmaya yani özel şahıslar gibi deniz işletmeciliğine girişmeye başladıkları görülmektedir.[16]

İşte bu cümleden olarak, ticarî amaçla işletilen yabancı devlet gemilerinin kamu hizmeti gören gemiler gibi yargı bağışıklığını haiz olması, rekabet şartlarındaki eşitliği ortadan kaldırmış, özel gemi sahiplerine karşı haksız bir üstünlük elde etmelerine neden olmuştur[17]. Bunun üzerine, Birinci Dünya Savaşından sonra devletin yargı bağışıklığının sınırlandırılması yolunda doktrin ve uygulamada bir akım başlamış ve bu akım giderek güçlenmiştir.

Nitekim, Milletlerarası Denizcilik Komitesinin düzenlediği 1923 tarihli Gothenburg Konferansında egemen devletlerin de ticarî amaçla işletilen gemiler yönünden aynen özel gemi malikleri gibi sorumlu tutulmaları yönünde kararlar alınmıştır. 1926 Brüksel Konvansiyonu ile bu kararların uygulanması yolunda ilk adım atılmış, 1958 Cenevre Açık Denizler Konvansiyonu ve Karasuları ve Bitişik Bölge Konvansiyonu ile getirilen hükümlerle süreç tamamlanmıştır. 1982 BM Deniz Hukuku Konvansiyonunda da aynı düzenlemeler yer alır.[18] Yine de devletin yargı bağışıklığı meselesi günümüzde kesin bir çözüme bağlanabilmiş değildir[19].

 

C- YARGI BAĞIŞIKLIĞININ GÜNÜMÜZDEKİ GÖRÜNÜMÜ

Yukarıda anlattıklarımızdan sonra yargı muafiyetinin günümüzdeki görünümüne baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:

Modern doktrinde devletin yargı bağışıklığı konusunda üç ayrı görüş vardır: 1) Klasik hukuktaki mutlak muafiyet görüşü, 2) Devletin bağışıklığının sadece egemenlik işlemlerine inhisar edilmesini savunan ve bugün genel kabul gören sınırlı muafiyet görüşü, ve 3) Devletin bağışıklığının, bazı istisnalar dışında, kural olarak ilgasını savunan görüş[20].

Mutlak muafiyet anlayışı, devletin yargı bağışıklığı ilkesini istisnasız kabul etmektedir. Ne var ki, klasik hukuktan kalma olan ve İngiltere ile diğer Commonwealth ülkeleri, ABD, Doğu Bloku ve bu arada Türkiye tarafından yakın zamanlara kadar uygulanan bu görüş[21], devletler hukukunun aslî bir prensibi olmadığı gibi uygulandığı dönemlerde bile yoğun eleştirilere hedef olmuştur. Devlet gemilerinin mutlak bağışıklığını tanıyan bir milletlerarası andlaşma olmadığı gibi, mutlak bağışıklığın devletler hukukunun temel ilkesi olduğunu ifade eden milletlerarası mahkeme kararı da yoktur[22].

Bugün için hayli yaygın olan sınırlı muafiyet görüşünü benimseyen yazarlara göre, devletin egemenliğine dayanarak yapmış olduğu işlemleri (acta jure imperii) ile, özel kişiler gibi yapmış olduğu temşiyet işlemleri (acta jure gestionis) arasında bir ayrım yapılabilir. Devletin hakim bir şahıs gibi hareket ettiği hallerde yaptığı muameleleri yani hakimiyet tasarrufları için yargı bağışıklığından istifade edeceği kabul edilmekte, özel bir kişi gibi yaptıklarının ise yargı muafiyetinden faydalanamayacağı savunulmak-tadır.[23]

Ancak uygulamada bu o kadar da kolay değildir ve devletin işlemleri arasında ayrım yaparken bu ayrımı yapacak olan milli mahkemelerin yeknesak bir kritere dayanmaları gerekmektedir. Bu konuda ilkin işlemin amacı ve işlemin niteliği gibi iki ayrı kriter ileri sürülmüştür. Üçüncü bir görüşe göre ise soruna fonksiyonel açıdan bakarak bir çözüm bulunmalıdır. Yani bağışıklığın tanınıp tanınmamasına belli bir faaliyet alanında veya konuda karar verilmelidir. Ticarî amaçla kullanılan devlet gemilerine ticaret gemileri gibi muamele edilmesini öngören 1926 tarihli Brüksel Konvansiyonu bu sonuncusuna örnek teşkil eder.[24]

1926 Brüksel Konvansiyonu, 1958 Cenevre ve 1982 BM Deniz Hukuku konvansiyonlarıyla getirilen, devletlerin de ticarî amaçla işletilen gemiler yönünden aynen özel gemi malikleri gibi sorumlu tutulmaları yönündeki düzenlemeler, konvansiyonlara taraf olmayan ve başından itibaren ısrarlı muhalefette bulunmayan devletler için örf ve adet kuralı haline gelmiştir. Türkiye 1926 tarihli Brüksel Konvansiyonuna 1955 yılından bu yana taraftır ve o tarihten bu yana âkid devletlerin ticaret gemilerine yargı bağışıklığı tanımamaktadır.[25]

 

D- TÜRK HUKUKUNDA DURUM

Bu gelişmelere paralel olarak, Türk hukukunda, 1982 tarih ve 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkındaki Kanun ile, yabancı devlete özel hukuk ilişkilerinden doğan hukukî uyuşmazlıklarda yargı muafiyeti tanınamayacağı hükmü (m.33/I) getirilmiştir.

Maddede geçen “özel hukuk ilişkilerinden doğan hukukî uyuşmazlıklar” ifadesinden ne anlamak gerekir? Başka bir ifadeyle, buradaki hukukî uyuşmazlıkların konusunu sadece sözleşmeler mi oluşturacaktır, yoksa borç doğuran diğer durumlar yani haksız fiil ve sebepsiz iktisapta da yabancı devlet yargı muafiyetinden mahrum bırakılacak mıdır?

Ticarî amaçla işletilen devlet gemilerinin herhangi bir çatma olayına karışması, madde 33/I anlamında özel hukuk ilişkisinden doğan bir hukukî uyuşmazlık niteliğinde olacağından yargı bağışıklığından da söz edilemeyecektir.[26] Söz konusu gemiler için durum bu iken aynı çatma fiilini kamu hizmetine tahsis edilmiş yabancı geminin gerçekleştirmesi halinde hukukî bir uyuşmazlık bulunduğu vakıasından hareket edilerek yargı bağışıklığı kaldırılabilecek midir?

Bu soruya verilecek cevap, yukarıda bahsi geçen kriterlerden hangisinin seçileceği ile yakından alakalıdır. Yani m.33/I’in uygulamasında göz önünde tutulacak kritere göre soruya verilecek cevaplar da farklı olacaktır.

Bu konuda doktrin ve uygulama bölünmüş durumdadır. Doktrin, kamu hizmetine tahsis edilmiş yabancı gemilerin Türk karasularında sebep olduğu çatmalarda ortaya çıkan haksız fiil sorumluluğunun bir özel hukuk ilişkisi niteliğinde olduğu, bu nedenle yargı bağışıklığının ileri sürülemeyeceği görüşündedir[27].

Buna karşılık Yargıtay, gerek 1982 tarihli MÖHUK’un kabulünden önce gerekse sonra, yabancı devletlere özel hukuk ilişkilerinde dahi yargı bağışıklığı tanımaktadır. Nitekim MÖHUK’un kabulünden sonra bile Yargıtay, 12.10.1987 tarihli kararında[28], yer yer doktrine atıfta bulunmasına rağmen,  Türk karasularında yabancı devlete ait bir harp gemisinin çatma sebebiyle meydana getirdiği haksız fiil ilişkisini, 33’üncü madde anlamında bir özel hukuk ilişkisi olarak değil, fakat bir hakimiyet tasarrufu olarak nitelendirmiştir.[29]

Milletlerarası uygulamada ise akitten veya haksız fiilden doğan borçlarla ilgili hukuk davalarında devletin yargı bağışıklığı ilkesinden sapılarak sınırlı muafiyet görüşünün benimsenmesi yolunda bir gelişme gözlenmekle birlikte bu noktada devletlerin millî uygulamalarında bir birliğin sağlanmış olduğunu söyleyebilmek zordur.[30]

 

E- DEVLET GEMİLERİNİN CEBRÎ İCRA BAĞIŞIKLIĞI

1- Genel Olarak

Devletin yargı bağışıklığının yanında bir diğer husus da devlet mallarına karşı cebri icranın mümkün olup olmadığı sorunudur. Bu noktada öncelikle yargı bağışıklığı ile cebri icra bağışıklığı kavramlarının anlamları tesbit edilmelidir. Yargı bağışıklığı, bir devletin, başka bir devletin mahkemeleri önünde yargılanıp yargılanamayacağı ile ilgilidir. Haciz ve cebri icra bağışıklığı ise yabancı bir devletin kuvvet kullanmak suretiyle bir malından mahrum edilip edilemeyeceği veya yabancı devlet aleyhine verilmiş bir mahkeme kararının kendisinin rızasına bakmaksızın icra edilip edilemeyeceği olayı ile ilgilidir.[31]

Devlet malları İcra ve İflas Kanunu 82/1’inci maddesinde haczi caiz olmayan mallar arasında zikredilmektedir. Acaba buradaki devlet kavramı içerisine yabancı devletler de dahil midir, yoksa sadece Türk devletine ait mallar mı kastedilmektedir?[32]

2- Yabancı Devlet Gemilerinin Cebrî İcra Bağışıklığı

Doktrinde Belgesay[33] İİK 82’nci maddenin iç hukuka münhasır olduğunu, yani maddede geçen devletten Türk devletinin kastedildiğini ileri sürmektedir. Berkin[34] de Türk karasularındaki yabancı harp gemileri ile yabancı devletin amme hizmetine tahsis ettiği gemilerin haczedilemeyeceği, yabancı ticaret gemilerinin ise haczedilebileceği görüşündedir.

Çetingil de, maddenin konuluş gerekçesinden hareketle, devlet malları ifadesi ile yalnızca Türk devletine ait malların göz önünde bulundurulduğunu savunmaktadır. Müellife göre, böyle bir konuyu Devletler Umumî Hukukunun tanzimine bırakmak ayrıca mütekabiliyet esasının yürütülmesi bakımından da devletin serbest kalmasına imkân vereceğinden isabetli olacaktır. İİK’nun 82’nci maddesi yabancı devlet gemilerini de kapsasa dahi, Konvansiyon karşısında bunun bir geçerliliği yoktur. Zira Konvansiyonun 6’ncı maddesindeki hüküm gereğince, âkid devletler konvansiyon hükümlerini uygulayacaklardır.[35]

Böyle bir hüküm Konvansiyonda yer almamış olsaydı dahi, milletlerarası andlaşmaların ister anayasa[36] ile ister yasalarla[37] eşit güçte olduğu kabul edilsin, uygulama alanı bulacak olan, İİK değil Konvansiyon hükümleridir. Zira andlaşmalar kanunlarla eşit bile olsa, bu hususta göz önünde tutulacak özellik-genellik ve öncelik-sonralık kriterleri 1926 Konvansiyonu lehinedir. Konvansiyon bir yandan Lex posterior derogat priori ilkesiyle (İİK 1932 tarihlidir, buna karşılık 1926 Konvansiyonu 1955 yılında taraf olunmak suretiyle iç hukukumuza girmiştir); bir yandan da Lex specialis derogat generali ilkesiyle (yalnızca yabancı devlet gemileri hakkında yargı bağışıklığını düzenleyen 1926 Cenevre Konvansiyonu, İİK m. 82/1 karşısında daha özel hükümler içerir) İİK karşısında uygulama alanı bulacaktır.

1926 Brüksel Konvansiyonu ile Türk Karasularında, âkid olsun olmasın, bütün yabancı devlet gemilerinin tabi olacağı bir rejim meydana getirilmiş olmaktadır. Âkid olmayan devletlerin konvansiyondan istifade edip edemeyeceğine âkid devlet karar verecek veya istifadeyi mütekabiliyet şartına bağlayabilecektir[38]. Şayet bir devlet hakkında Konvansiyonun uygulanmamasına karar verilirse, bu durumda devletin yargı bağışıklığına dair, yukarıda bahsettiğimiz teamül kuralları uygulama alanı bulacaktır.

Türk uygulamasında yabancı devlete ait ticaret gemilerinin haczedilip edilemeyeceğine dair herhangi bir Yargıtay kararına rastlanmamıştır. Sadece İstanbul Asliye 2. Ticaret Mahkemesinin 1937 tarihli bir kararında[39], Çanakkale Boğazında İspanyol devletine ait Magallenes gemisinin İtalyan Kapopino gemisine çatma neticesi verdiği zarardan doğan tazminat talebi için, İİK 82’nci maddesindeki devlet malı ifadesinin iç hukuka münhasır olduğuna, bu sebeple İspanyol devlet gemisinin haciz muafiyetinden istifade edemeyeceğine hükmetmiştir.

Milletlerarası uygulama da yabancı devlete ait ticaret gemilerinin haczedilebileceği yönündedir[40]. Buna göre, sınırlı muafiyet esasını kabul eden devletlerin uygulamalarında, bu devletlerin ticari borçlar için limanlarında veya iç sularında bulunan yabancı devlet gemilerinin ihtiyatî haczi kararını vermekte[41] ve kararın icrası aşamasında da gemiyi tutuklamaktadırlar. 1926 Brüksel Konvansiyonu’nda devletin ticaret gemilerine cebrî icra bağışıklığı tanınmamıştır. Hatta Almanya, 1926 Konvansiyonundaki kuralların devletler hukukunun genel prensipleri niteliğinde olduğunu kabul etmekte ve konvansiyona taraf olmayan yabancı devlete ait ticaret gemilerini de Konvansiyondaki esaslar çerçevesinde tutuklamaktadır. 1952 Brüksel ve 1958 Cenevre Konvansiyonlarındaki düzenleme de aynı yöndedir.[42] Bugün hakim olan kanaate göre, yabancı devletin kamu hizmetine tahsis edilmiş mallarının cebri icra bağışıklığı mutlaktır. Diğer işler ve bilhassa ticarî faaliyetler için kullanılan yabancı devlet mallarının cebrî icraya tabi olması gerektiği yönünde güçlü bir eğilim vardır.[43]

 


* TATAR, Bülent, Deniz Alanlarında Ticaret Gemilerinin Hukukî Rejimi

[1] Özel hukuktaki borç ilişkilerinden doğan bazı hukuksal uyuşmazlıklarda yargı yetkisinin bir hakem heyetine bırakılması bu prensibe önemli bir istisna teşkil etse de, hakem kararlarının tenfizinin yine devletin yargı organlarınca tanındıktan sonra yerine getirileceği gözden uzak tutulmamalıdır.

[2] NOMER, op.cit., s. 370.

[3] Türk hukukunda MÖHUK m. 27 uyarınca, Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini iç hukukun yer itibariyle yetki kuralları tayin eder. Bu husustaki kurallar genel olarak Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda düzenlenmiştir. Buna göre, MÖHUK’un yapmış olduğu yollamaya dayanılarak, yabancılık unsuru taşıyan ihtilaflarda, yer itibariyle yetkili mahkeme HUMK 9-24’üncü maddelerindeki genel kurallara göre tesbit edilecektir.

[4] GROTIOUS, op.cit. s. 28-31; MORGAN, A. L., The New Law Of The Sea: Rethinking The Implications For Sovereign Jurisdiction And Freedom Of Action, Ocean Development & International Law, Volume 27, No. 1-2, 1996, s. 6 vd.

[5] Palmas Adası Davası [USA vs. Holland] Hakem Kararı için bkz. GÜNDÜZ, Milletlerarası Hukuk, s. 255.

[6] MORGAN, op.cit, s. 6.

[7] Bu durum milletlerarası hukukta “sovereign immunity” olarak adlandırılmaktadır.

[8] 1958 KSBBK m. 23, 1982 BMDHK m. 30

[9]  MORGAN, op.cit, s. 7

[10]  4.HD., E.1985/9190, K.1986/2436, T. 17.03.1986. Karar metni için bkz. YKD., 1986, C.9, s.1271; GÜNDÜZ, Milletlerarası Hukuk Temel Belgeler Örnek Kararlar, İstanbul, 1998, s. 585

[11] Annuaire CDI, 1966, Vol. II, s. 270;

[12] GÜNDÜZ, Yabancı Devletin Yargı Bağışıklığı ve Milletlerarası Hukuk, İstanbul, 1984, s.365 vd.

[13] ÇETİNGİL, Mukayeseli Hukuk Açısından Gemilerin İhtiyati Haczi, İÜHF Yayınları, İstanbul, 1972, s. 91.

[14] TOLUNER, op.cit., s. 372, 373.

[15]  Bu durum bazı devletlerde, sözgelimi bütün işletmelerini ve bu arada deniz işletmelerini devletleştiren Rusya’da yeni sistemin, Shipping Board vasıtasıyla deniz ticareti faaliyetine girişen ABD’de harp ve kriz dönemlerinin, Türkiye ve Arjantin gibi o dönemin gelişmekte olan devletlerinde de sektörün gerektirdiği büyük sermayenin özel şahıslarda yeterince bulunmamasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. ÇETİNGİL, op.cit., s. 92.

[16] ÇETİNGİL, op.cit., s. 92.

[17] ÇETİNGİL, op.cit., s. 92; BAYKAL, op.cit., s. 156.

[18] BAYKAL, op.cit., s. 156, 157.

[19] TOLUNER, op.cit., s. 373.

[20] TOLUNER, op.cit., s. 374.

[21] TOLUNER, op.cit., s. 381.

[22] EKŞİ, op.cit., s. 147.

[23]  ÇELİK, Milletlerarası Hukuk, 2. Kitap, İstanbul, 1987, s. 36 vd.; NOMER, Devletler Hususi Hukuku, Beta Yay., İstanbul, 1993, s, 372; ÇETİNGİL, op.cit., s. 92; TOLUNER, op.cit., s. 377; EKŞİ, op.cit., s. 148

[24] TOLUNER, op.cit., s. 377, 378.

[25] BAYKAL, op.cit., s. 157.

[26] BAYKAL, op.cit., s. 158.

[27] NOMER, op.cit., s. 374; ve aynı sayfa dipnot 91a’da zikredilen yazarlar.

[28] Y.4.H.D., E.1987/7309; K.1987/7373; T.12.10.1987, YKD. C. 14, S. 1, 1988, s. 29.

[29]  Yargıtay’ın bu kararına karşı, Türk karasularında meydana gelen çatmalarda ortaya çıkan hukukî sorumluluğun özel hukuk ilişkisi niteliğinde olduğu, kamu hizmetine tahsis edilmiş yabancı devlet gemilerinin vermiş oldukları zararlardan dolayı Türk mahkemelerinde dava açılabileceği hakkında bkz. NOMER, op.cit., s. 374; KENDER, Harp Gemilerinin Karıştığı çatmalara İlişkin Hukuk Davalarında Görev ve Yargı Yetkisi, V. Ticaret Hukuku ve Yargıtay Kararları Sempozyumundan Ayrı Bası, Ankara, 1989, s. 141-157; KENDER, Çatma Hukukunda Harp Gemileri, XIII (1986) 3-4; BATİDER,  (Hikmet Belbez Hatırasına Armağan Özel Sayı), s. 111-142.

[30] TOLUNER, op.cit., s. 379.

[31] GÜNDÜZ, op.cit., s. 584; GÜNDÜZ, Yabancı Devletin Malları Üzerinde Cebri İcra Mümkün müdür?, MHB, 1984/1, s. 1.

[32]  Çözülmesi gereken bir diğer sorun da İİK m.82/1’deki Türk devletine ait malların haczedilemeyeceği yolundaki hükmün istisnasının olup olamayacağıdır. Diğer bir ifade ile Türk devletine ait mallar bakımından İİK’nun bu hükmü mutlak mıdır? Ayrıca, özel kişilere ait olup da Türk devleti tarafından kullanılan gemiler de cebrî icra bağışıklığından yararlanabilecekler midir? Çalışmamızın alanı Devletler hukuku ile sınırlı olmasına rağmen, doktrin ve uygulamaya dayanarak, bu sorunlara da kısaca açıklık getirmekte yarar vardır.

   Uygulamada Yargıtay’ın çeşitli tarihlerde, devlete karşı cebrî icraya cevaz verdiği kararlara rastlanmaktadır (karar örnekleri için bkz. ÜSTÜNDAĞ, İcra Hukukunun Esasları, İstanbul, 1995, s. 215). Buna karşılık doktrinde bir kısım müelliflere göre, maddede geçen devlet malı ibaresinden maksat 1050 sayılı Muhasebei Umumiye Kanununun 2’nci maddesinde tanımlanan devlete ait bütün menkul ve gayrı menkul mallardır. Dolayısıyla haciz muafiyeti mutlaktır. Buna karşılık hacizden muaf devlet mallarının belirli bir kategoriye dahil mallar şeklinde anlaşılması gerektiğini savunan görüşe göre, devlet mallarının haczedilmezliğinin gerekçesi, amme hizmetlerinin aksatılmadan ve kesintiye uğratılmaksızın görülmesini sağlamaktır, dolayısıyla bu niteliği haiz olmayan devlet mallarının cebrî icra muafiyetinden de söz edilemeyecektir. Kaldı ki, Türk Ticaret Kanununun 816, 822/1 ve 1236/3 maddeleri karşısında devletin ticaret gemilerinin icra muafiyeti söz konusu olamaz (ÇETİNGİL, op.cit., s. 94, 95; karşı görüş için bkz. aynı sahifede dipnot 9a).

         TTK’daki çatmaya dair hükümler kamu hizmetine tahsis edilmiş devlet gemilerine de uygulanır (TTK m.822/3). Ancak bu hükümler, bunların sahip oldukları cebri icra muafiyetine tesir etmez.

         Türk Ticaret Kanununun 1235’inci maddesinde 10 bend halinde gemi alacaklısı hakları sayılmıştır. Gemi alacaklısı hakları, sahibine kanunî rehin hakkı tanıyan ve gemiye zilyed olan herkese karşı ileri sürülebilen haklardır (TTK m.1236/f1,2).  Devlet, vilayet, belediye ve diğer amme hükmî şahıslarına ait olup, denizde kazanç elde etme maksadına tahsis edilmeyen veya fiilen böyle bir maksat için kullanılmayan gemiler üzerinde kanunî rehin hakkı doğmaz (m. 1236/f3). Buna göre, denizde kazanç elde etme maksadına tahsis edildiği halde fiilen böyle bir amaç için kullanılmayan devlet gemileri cebrî icraya konu olamaz.

         Diğer yandan, aynı hükme göre, devlete ait olup da denizde kazanç elde etme maksadıyla kullanılan gemilerin kanunî rehin hakkı karşısında cebrî icra muafiyeti bulunmamaktadır. Buradaki muafiyetten istifade için devletin gemiye malik olması gerekir. Özel şahsın mülkiyetindeki bir gemi, devlet tarafından çarter mukavelesine istinaden denizde kazanç elde etmede kullanılmamış olsa dahi, üzerinde bir gemi alacaklısı hakkının doğup doğmadığına bakılmaksızın haczedilebilecektir. (ÇETİNGİL, op.cit., s. 96, 97).

[33] BELGESAY, İcra C. I Sentetik İzah, No: 421, s. 212, C. II şerh, s. 92.

[34] BERKİN, İcra, No: 192, s. 104.

[35] ÇETİNGİL, op.cit., s. 98, 99.

[36] BAYKAL, op.cit., s. 182.

[37] MERAY, Devletler Hukukuna Giriş, Cilt I,  Ankara, 1968, s. 132; PAZARCI, op.cit., s. 33.

[38] ÇETİNGİL, op.cit., s. 99.

[39] Karar için bkz. İBM C. XII, 1938, s. 210-218; ÇETİNGİL, op.cit, s. 98.

[40] EKŞİ, op.cit., s. 149, 150.

[41]  İhtiyatî haciz hem dava hem de cebrî icra bağışıklığı ile ilgilidir, çünkü ihtiyatî haciz kararı ancak mahkemede dava açılarak elde edilebilir.

[42] EKŞİ, op.cit., s. 150; ve oradaki dipnot 636.

[43] GÜNDÜZ, op.cit., s. 584; GÜNDÜZ, op.cit., s. 1 vd.



---------------------------------

 

GELECEK YAZI: YARGI BAĞIŞIKLIĞI PRENSİBİ VE BU PRENSİP KARŞISINDA YABANCI DEVLET GEMİLERİNİN CEBRİ İCRA MUAFİYETİ.

Yazarın Tüm Yazıları:

Yazıların her hakkı yazara aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle alıntı yapılabilir.© Bülent Tatar 2004

 


Bu Yazıya Yorum Ekleyebilirsiniz...

Adınız-Soyadınız:


 


ISIM:
mustafa sarul
Date:
25-09-2004

YORUM

sızı tebrık edıyorum cok guzel konulara değinmişsiniz ama üzülerek ifade ediyorumki sizde denicinin haklarından bahsetmemişsiniz.türk deniz ticaret hukuku gemilerde çaışmakta olan 2 yıllık yüksek okul mezunları tarafından hiç bilinmediği gibi bu okullardan mezun olupta kaptanlık yapanlar tarafındanda maalesef bilinmemektedir. ayrıca deniz iş kanunu her nedense biryerlede unutuluyor dıkkatinizi cekerim ımo ya dahıl olan tum ulkelerde,uzulerek belırtıyorum turkıyemiz hariç deniz iş hukuku muntazaman uygulanmaktadır bizde ise maalesef.bu konuyu birazcık ele alsak nasıl olur. slmlr ve başarılar


ISIM:
mustafa sarul
Date:
25-09-2004

YORUM

sızı tebrık edıyorum cok guzel konulara değinmişsiniz ama üzülerek ifade ediyrumki sizde denicinin haklarındAn bahsetmemişsiniz.türk deniz ticaret hukuku gemide çaışmakta olan 2 yıllık yüksek okul mezunları tarafından hiç bilinmediği gibi bu okullardan mezun olupta kaptanlık yapanlar tarafındanda maalesef bilinmemektedir. deniz iş kanunu her nedense biryerlede unutuluyor dıkkatinizi cekerim ımo ya dahıl olan tum ulkelerde,uzulerek belırtıyorum turkıyemiz hariç deiz iş hukuku muntazaman uygulanmaktadır bizde ise maalesef.bu konuyu birazcık ele alsak nasıl olur. slmlr ve başarılar


___________________________________________

 

Hit Counter

© 1996-2004 Türk Kılavuz Kaptanlar Derneği